Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞL.

 “ANKARA PROJELERİ”

19 Haziran 2004 Tarihinde yapılan sohbet toplantısı bant çözümü

KATILANLAR: NURAY BAYRAKTAR (Gazi Üniversitesi, Mühendislik Mimarlık Fakültesi, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü), SEDVAN TEBER (Bilkent Üniversitesi, Kentsel Tasarım Bölümü), Alİ ULUSOY (TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Yönetim Kurulu Başkanı), TEZCAN KARAKUŞ CANDAN (TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Yönetim Kurulu Üyesi), SEMRA UYGUR (TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Yönetim Kurulu Üyesi), HASAN ÖZBAY (Mimar), ALİ ÖZER (Mimar), GÜLNUR ÖZDAĞLAR GÜVENÇ (TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Yayın Sorumlusu)

NURAY BAYRAKTAR- Size Bülten Kurulu Yayın Kurulu adına “hoş geldiniz” diyorum. Bugünkü toplantımız, Bültenin Temmuz-Ağustos sayısıyla ilgili kurguladığımız üçlü toplantılar dizisinin de son toplantısı. İlk toplantı Ankara Üzerine Senaryolar biçiminde gelişti. Ankara’daki akademisyenlerin katılımıyla gerçekleşen bir toplantıydı ve son derece keyifli bir toplantı oldu. Çıkarımları son derece verimli oldu. Bültende bunu keyifle okuyacağınızı düşünüyorum.

İkinci toplantı Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı ve Ankara gündemliydi. Gündemde olan, tartışılmakta olan Yerel Yönetimler Yasa taslağının yasallaşması durumunda Ankara kentinde olası gelişmeler, olası değişmeler ne olabilir üzerine kurgulanması düşünülen bir toplantıydı. O toplantımız da gerçekleşti ve o toplantı notlarını da bu bültende okuyabileceğiz.

Bugünkü toplantımız çok daha özelleşmiş konular üzerinden gerçekleşecek. Yani bizim kurgumuz bu anlamdaydı. Tabii sizlerin katılımıyla ve katkısıyla bu gündem biraz daha farklılaşabilir, gelişebilir; önerilere açık, ama bizim kafamızdaki Ankara’da özelleşmiş birtakım konular üzerinde ne yapılabilir konusunu tartışabilmek. Bunun için de daha çok bu konularda proje üretebilecek, şimdiye kadar Ankara üzerine projeler üretmiş katılımcıları davet ettik. Bu başlıkları şöyle belirledik ve katkılarınızla yine gelişebilir: Çal Dağı, Şeker Fabrikası, TED Kampusu, Papazın Bağı, Modern Çarşı, Hal, Protokol Yolu, Havagazı Fabrikası, Murat Un Fabrikası, İmrahor Vadisi, Atatürk Orman Çiftliği, Eski Otobüs Terminali ve Bademli Dere.

Gündemimiz bu konularda ne tür projeler geliştirilebilir?” diye bir miktar beyin jimnastiği, beyin fırtınası yaşayabilmek.

ALİ ULUSOY- Ben isterseniz bir bilgilendirmeyle başlayayım. Şimdi bugün tartışacağımız konu başlıklarının birçoğunu şube olarak takip ediyoruz ve bunlarla ilgili yaptığımız çalışmalar var. Sırayla gidecek olursak örneğin Atatürk Orman Çiftliği’nin bir kısım arazilerinin devri konusunda bir yasa tasarısı var şu anda Millet Meclisinde ve alt komisyonlarda görüşülüyor. Yakın tarihte basında da oldukça yoğun şekilde yer aldı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi bu konuyu gündeme taşıyıp, kamuoyunda bir duyarlılık oluşturulması doğrultusunda bir kampanya başlattı. Sonuç itibariyle burası Ankara’ya ait bir alan ve dolayısıyla bütün kentlileri ilgilendiren bir alan diye İl Koordinasyon Kurulu Sekreterliğinde bu konuyu bütün Ankara’daki meslek örgütlerine yaydık. Onlarla birlikte Ankara Şubede toplantılar yapıldı neler yapılacağına dair. Bu toplantılar sonucunda alınan karar doğrultusunda 6 Haziran’da Atatürk Orman Çiftliği arazisinde basının da katıldığı ve duyarlı Ankaralıların katıldığı bir “piknik” yapılması, bir toplantı yapılması kararı verildi. 6 Haziran’da da Çiftlik arazisinde bu etkinliğimizi gerçekleştirdik. Orada bir basın açıklaması yapıldı. Bu pikniğe, etkinliğe birçok kesimi davet ettik. Ankara milletvekillerine çağrı çıkardık konuya duyarlılık göstermeleri konusunda. Cumhurbaşkanına mektup yazdık: “Böyle bir yasa tasarısı var, bu mecliste görüşülüyor ve Ankara’ya ait olan bir alan, sporun geliştirilmesi adı altında birtakım klüplere devrediliyor, arazilerin satışı düşünülüyor” şeklinde ve onlardan da destek istedik. Ankara’daki belediye başkanlarına çağrı çıkardık konuya duyarlı davranmaları ve bize destek olmaları konusunda. Birçok kesime bu çağrıyı yaptık ve o gün de oldukça yoğun bir katılım oldu. Yani hem Ankaralılardan oldu, hem meslek örgütlerinden katılım oldu. Bizim Mimarlar Odası Ankara Şubesinin Çocuk ve Mimarlık Grubu oradaydı. Bir şenlik havasında geçti zaten etkinlik. Basın açıklamamızı yaptık. Ankara milletvekillerinden Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Muzaffer Kurtulmuşoğlu katıldı sadece. Cumhuriyet Halk Partili iki milletvekilinden ve Keçiören Belediye Başkanından mesaj geldi, aramızda olamadıklarını ama eylemimizi desteklediklerini ifade eden mesajlardı bunlar. Birkaç tane böyle mesaj geldi ve bu basında, kamuoyunda yer aldı.

O gün orada bir de imza kampanyası başlattık,. şu anda devam ediyor. Burada esas olarak amacımız şu: Çiftlik arazisinin yasayla devredilmesinin bir anlamda durdurulması ve bu alanın kente kazandırılmasıyla ilgili ne yapılacağının tartışılmaya açılmasıydı. Basın duyurusunda da şöyle bir çağrımız vardı ve Atatürk Orman Çiftliği Müdürünün de böyle bir talebi vardı zaten: Burası yarışmaya açılmalı, bir master plan elde edilmelidir, Çiftlik arazisinin kullanımına ilişkin kararlar bu master plan doğrultusunda verilmelidir şeklinde bir çağrıydı. Bu imza kampanyası zannediyorum yakında sonuçlanacak, şu anda devam ediyor. Bu imzaları Meclis Başkanlığına sunacağız. Bununla ilgili Ankara milletvekilleriyle ve siyasi parti gruplarıyla görüşmeyi planlıyoruz. Yani bu yasa tasarısının geri çekilmesini, bu alanın düzenlenmesiyle ilgili Ankaralılarla birlikte karar verilmesini ve bunun yolunun da yarışmadan geçtiğini ifade edeceğiz. Papazın Bağı yaklaşık bizim yönetime geldiğimizden bu tarafa, Şubat sonlarından itibaren gündemimizde olan bir konu. Papazın Bağının şu anda mülkiyeti Hattatlar’da olan bir üst parselinde bir açık alan düzenlemesi söz konusu.

Bu parselde esas olarak yapılmak istenen otelin otopark ihtiyacının karşılanması. Otel parselinde bu ihtiyaç karşılanamadığı için Köroğlu Caddesinin bir altındaki parselde -ki vadinin devamında olan bir parseldir- önce “spor ve rekreasyon alanı” diye bir proje yapılıp belediyeye sunulmuş. Daha sonra bu 8 katlı bir otopark projesine dönüştürülmüş Otoparkın buraya yapılması durumunda vadiyi besleyen suların çekileceği ve dolayısıyla vadideki bitki örtüsünün de yok olacağı şeklinde birtakım raporlar var; onları tespit ettik.

Bir de Papazın Bağı SİT alanı. Bununla ilgili kurula başvurduk sınırının belirlenmesi noktasında. Bu şöyle gündemimize geldi: Orada oturan yurttaşlar ağaç kesildiği konusunda bize ihbarda bulundular. Tam da seçim arifesiydi galiba; seçimden 1 hafta-10 gün önceydi. Bunun üstüne biz ilgili yerleri aradık. Tabii ilk başta aradığımız yer de Çankaya Belediye Başkanlığıydı; onların yetki alanında olduğu için. Böyle bir girişimin olduğunu ve bununla ilgili bilgilerin olup olmadığını sorduk. Aynı gün, Sekreter Üyemiz Onur Yılmaz ve birkaç arkadaş yerine gittiler, ağaç kesimini tespit ettiler. O gün sadece Muzaffer beye ulaştık; o zaman Çankaya Belediyesi Başkan Adayıydı. Zaten kendileri orada oturduğu için bilgisi varmış “Ben duyarlılığınıza katılıyorum. Tepki göstermekte son derece haklısınız. Ben ilgili birimleri arayacağım” dedi. Onun üzerine aynı gün Park ve Bahçeler Müdür Yardımcısıyla bir telefon görüşmesi yaptık ve ona durumu aktardık. Hafta sonu olması nedeniyle açıkçası çok da fazla müdahale edemedik, ama birçok kesimi, konuyla ilgili birçok kurumu açıkçası harekete geçirdik. Pazartesi günü bununla ilgili Çankaya Belediyesinden bilgi istedik “Ne oluyor; durum nedir?” diye. Hattatlar Çankaya Belediyesine bir yazı yazmışlar: “Biz bu parsele ulaşmak için buradan yol açacağız. Yol açacağımız yere de birkaç tane çalı var ve bu çalıları kesmek istiyoruz. Bu çalıların korumaya değer olup olmadığı konusunda bilgi verilmesi” şeklinde bir talepleri olmuş. Çankaya Belediyesi de Korum Kuruluna yazı yazmış: “Birkaç tane çalının kesilmesi ya da korumaya değer nitelikte ağaç olup olmadığının bildirilmesi” diye. Onlar da o birkaç çalıya bakıp “Bunlar korunacak nitelikte değil” diye cevap vermişler. Bunun üstüne de bu yazıya dayanarak orada Hattatlar ağaçları kesmeye başlamışlar. Tabii bu iki çalının yanında oradan 20 küsur tane ağaç gitmiş. Çevre Mühendislerinden gelmiş raporda 60-70 yıllık çınarlar falan var kesildiği tespit edilmiş. Bu aşamada bununla ilgili de bir kampanya başlattık Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak. Gene Şehir Plancıları, Çevre Mühendisleri Odası ve diğer sivil toplum kuruluşlarını, Kavaklıderem Derneğini de bu kampanyanın içerisine dahil ettik. Şu anda oradaki işlemi durdurduk, ama dosya kapanmış değil. Dosya tamamlandıktan sonra biz Çankaya Belediyesine müracaat edeceğiz ve burada yapılan işlemin yanlış olduğunu, dolayısıyla burada 8 katlı otopark yapılamayacağını; bunun da Hattatlar’ın oteliyle ilişkilendirilmesinin doğru olmayacağını ifade eden bir yazı yazacağız. Dosya tamamlanmak üzere.

Bir de Çal Dağı var. Sedvan bey de biliyor, o çalışmaya birlikte başladık. O da bir şekilde bizim gündemimize Çankaya Belediyesi tarafından iletildi. Oradaki hikaye de şu: 1991 yılında bir plan yapılmış orada.

SEDVAN TEBER- 1991 yılında açık alan kararı alınmış, rekreasyon alanı olarak, Koruma Kurulundan geçiriyorlar. 93’te bir başka plan yapıyorlar oraya Keklik Pınarı ve çevresiyle ilgili, ama o planda da burası gene yalnız “açık alan” diye geçiyor. Fakat bir ikinci tescil geliyor. Yani hem Koruma Kurulu tescili var, hem de planla pekişmiş oluyor. 1999 yılında bir girişim var. Oradaki kamulaştırma alanının içinde kalan mülk sahipleri hem 1999, hem 2001 yılında iki tane girişim var. Bu iki girişimin ikisini de reddediyorlar Büyükşehir Belediyesinin büyüklüğünden dolayı. “Burası açık alan kullanımı içindedir ve kamulaştırmalar yapılacaktır. Kullanım değişikliğine gerek yoktur” diye. 2003 yılında burasını bir yarışmaya çıkartıyorlar “Osmanlı’nın 700. Yılı” diye. O proje tam bittiği sırada mülk sahipleri tekrar heyecanlanıyorlar ve ondan sonra çok hızlı bir süreç başlıyor. Projenin bitiş tarihi Nisan ortaları falan. Nasıl haberdar olunuyorsa olunuyor ve mülk sahiplerinden büyükçe bir parsel sahibi hemen başvuruyor, hemen bir plan hazırlatıyor. Bir tane de akıl danesi var herhalde, oraya 250 kişi /hektar yoğunluklu bir başvuru oluyor. O başvurusunu biraz fazla buluyorlar. Şimdi orada karışık bir şey var, ama Meclis’e kadar gidiyor mu, gitmiyor mu o başvuru; onu bilmiyorum. Sonradan İmar ve İstimlak beraber bir plan yapıyorlar. O sırada zaten güçlükler var. arazi tektonik olarak zayıf bir zeminde ve dolgu alanda. O dolguyu da kimin doldurduğu belli değil, Neredeyse 30-40 metrelik hafriyatlar gerekebilecek bir yer. Bu adamın adı Mustafa Koza. Onunkini de yukarda sağlam zeminde bulunan, hemen hemen hepsi kamu mülkiyetindeki alanlara kaydırıyorlar ve kamu mülkiyeti de o adamın zayıf zeminli arazisi oluyor. Fakat giriş kapısını kapatıyor, alanının bütününe nereden girileceği belli değil. O planı da o kadar hızlı harekete geçiriyorlar ki, Ancak Emlak İstimlak’ın Temmuz ayında “Biz kamulaştırma yapamayız” gibilerden daha üzerlerine görev verilmeden evvel bir çalışmaları ve beyanatları var. Ondan sonra bir 5-6 ay içinde Meclis’in önüne bir plan değişikliğiyle geliyor. Hızlı bir şekilde onu 2003 yılının Aralık ayında geçiriyorlar. Sanıyorum Ocak’ın başında da plan onanmış hale geliyor. Onanmış demeyeyim de süreç başlıyor. 1 aylık askı süresini hızla geçiriyorlar. Ondan sonra tam seçim sırasında, seçime yakın bir dönemde bu planı incelemesi ve üzerinde görüş bildirmesi, işlem yapması için Çankaya Belediyesine havale ediyorlar. Onlar askı süresini kaçırıyorlar. Hemen sürenin bitiminde de Büyükşehir’den geliyor ki: “Süreniz doldu. Planda bir karşı görüş ya da bir şey belirtmediğiniz için bunlar sürece göre onanmış kabul ediliyor” diye. Ondan sonra Çankaya Belediyesinin bir girişim var: “Kaçırmaktan dolayı nasıl bir hata işledik?” diye bir şey açıyor. İşte o devrede bu Mimarlar Odasına geliyor. Önerilen şeyler hakikatten insanın gözüne parmağını sokacak kadar vurdumduymaz, kamu malını hiç korumaz, kamu yararı gözetmez bir girişim olarak gözüküyor. Ama punduna uygun olup olmadığı da tam belli değil doğrusu. Hızdan dolayı kaçırdıkları açmazlar var, kaçırdıkları noktalar var ve belki o noktada birşey yapılabilir. Ama niyet o ki, plana baktığınız zaman Çal Dağı’nın konumu itibariyle Ankara’nın hemen hemen her noktasını gören bir yeri var. Fakat orada bugün zaten MİT’in blokları var. İşte onların devamı gibi, onlardan batı ve güneyi daha kapatan bir yapılaşma öneriyorlar. Ben yanılmıyorsam orada öyle bir şey yaptım; orada sağlam zeminli bir kot kurdum. İsteseler sanki belli bir noktada 20 katlı şeyler da yapabilecekler. Böylesine de şeyli bir yer. Yani Çal Dağı’nı belli bir alanda öldüren bir şey var. “Onun arkasındaki yerlerde yapın” diyorlar ve o yerler de zaten askerlerin ve emniyetindeki yerlerden ancak onları aşan bir şey yapılabilir. Nitekim yarışma birincisi Nimet Aydın’da bütün gelişmesini hemen hemen düşük kotlarda bir kontur üzerine oturtmuştu. Yani onun projesinin yapılıp yapılmayacağı da belli değil, ama gerçekleşmesi durumunda Çal Dağı’nda herhangi bir sokaktan başka bir şey kalmayacağa benziyor. Yani hep böyle özünden çıkartıp “Çal Dağı’nın oraya da bir plan yaptı” sonucuna geliyor, ama o Çal Dağı’nın özelliği kalmıyor.

ALİ ULUSOY- Şimdi bu plan değişikliğinde açıkçası planlama tekniği, süreci açısından sıkıntılar var ve bizim burada yaptığımız bir toplantıda bu tespit edildi. Sedvan beyin, Ahmet Uzel’in olduğu, Çankaya Belediyesinden bir plancı arkadaşımızın ve Çankaya Belediyesi Hukuk Müşaviri Sibel Söyler’in, Jeofizik Mühendislerinden bir arkadaşın katıldığı toplantıda yapılan tartışmalar sonucunda bu planlama sürecinin olması gerektiği gibi olmadığı tespit edildi. imtiyazlı birtakım hakların devriyle ilgili kamu yararına aykırı bir süreç izlendi ve tespit edildi. ”Bunun üstüne gidelim” dedik biz. Bir de kent estetiği açısından söylediğiniz yer çok önemli bir alan. Bu anlamıyla da “Yarın oraya 20 katlı bine da yapılabilir” diyorsunuz. Kent estetiği açısından da burayı ele alıp değerlendirelim diye bir tespitte bulunduk.

Bir de hukuksal açıdan sıkıntılar var. Çankaya Belediyesi planın askı süresinde itiraz etme süresini kaçırmış, bize bu nedenle getirdiler dosyayı. Dediler ki: “Bu süreyi kaçırdık, ama sizin dava açma şansınız var. Davayı siz açın ve biz de sizle müdahil olarak katılalım” dediler. Bununla ilgili çalışma devam ediyor. Sedvan bey bir rapor hazırlamış, O raporu Şehir Plancıları Odasında galiba Remzi beyle tartışacaklar, görüşecekler, bize gelecek. Ondan sonra Jeofizik Mühendisleri Odası bununla ilgili bir çalışma yapacak ve o bilgiler gelecek. Gene Şehir Plancıları Odasından şöyle bir şey istemiştik biz: “Bu plan dosyasından, Büyükşehir’den alabildiğimiz kadar dokümanları alalım. Yani zemin etüdü var mı, yok mu; o süreçler nasıl olmuş diye bu bilgileri toplayalım ve onlar da bizim dosyamızda olsun” demiştik. Fakat henüz oradan bir bilgi gelmedi. Bu çalışma da devam ediyor. Süratle bunu da toparlayıp plan aleyhine bir dava açmamız gerekiyor diye düşünüyorum.

SEDVAN TEBER- Evet, aslında dava açacak kadar fazla gerekçe göze batar şekilde mevcut. Yani bana kalırsa açılabilir. Hatta açılması da gerekir. Fakat her halükarda bunu bir publisize etmek için üzerine bir şekilde gitmek lazım. Orada bir kötü niyet var.

SEMRA UYGUR- Şimdi ben aslında tek tek konulardan çok, madem başlığımız “Ankara Üzerine Senaryolar” deniyor; bu senaryonun neye odaklanacağını, ne zamana ilişkin öyle bir senaryoyla bir film çevrileceğini vurgulamak gerekir diye düşünüyorum. Bir süre önce bizim yarışmalarla ilgili bir toplantımız oldu. Orada şöyle şeyler konuşuldu: Yarışmalar, kamusal alanların aktarılmasına yönelik bir ortam olarak da kullanılmalı. Örneğin Ankara 2023’te ne olacak? Birinci olarak cumhuriyetin 100 üncü yılı ve ikincisi Ankara’nın başkent oluşunun 100 üncü yılında biz Mimarlar olarak Ankara’da kamusal alanların arttırılması ve kentsel kullanımın yoğunlaştırılması anlamında ne yapmak istiyoruz? Bu alanlar şu anda kamusal alan olarak gözüken, korunması gereken ve korunarak dönüştürülmesi gereken; bazıları da şu anda sadece Hazine arazisi gibi gözüküp, kentsel dönüşümün bir ortamı olarak kullanılabilecek alanlar. Bence buna iki ya da birkaç aşamalı bir yarışma silsilesi olarak bakılabilse. Örneğin Ankara haritası üzerinde bu alanları tanımlayan, bu alanlara ilişkin elimizdeki bilgi, belge, koruma kararlarını koyduğumuz, hem bu alanların nasıl bir kullanımla yeniden dönüştürülmesini elde edeceğimiz; bunların dışında da fark edemediğimiz, şu anda dile getiremediğimiz alanlara ait projeleri önce elde etmeliyiz. O elde edilecek yeniden dönüşüm, kullanım biçimleriyle ilgili de, kullanımını gerçekten pozitif bir projeye dönüştürülüp yapılandırılabilmesi, gerçekleştirilebilmesi için belediyeleri hatta daha ileri aşamasında Meclisi de bu çalışmalara katıyor olmak lazım. Yani burada esas söylemek istediğim, biz buraları ne yapmak istiyoruz? Bunu kentliye, belediyelere, Meclis’e biz Ankaralı mimarlar olarak, anlatmalıyız. Bu alanların böylesine kullanılması doğrudur ve bunun için de şöyle bir yarışma düzenlenip, çıkan sonuçlar budur ve şimdi bunları tek tek (örneğin, Ankara Kalesi, Hıdırlık Tepe, Atatürk Orman Çiftliği) kullanım biçimleriyle birlikte herkesin görüşlerini de alarak bir kentsel yarışma olarak düzenlemeliyiz.

Çünkü olayların arkasından gitmek değil; bir tane somut öneri koymak daha yapıcı olur diye düşünüyorum. Hani yapılanlara, yanlış yapıldığında karşı çıkacağız tabii, ama peki ne yapmalıyız? O zaman siz ne gösteriyorsunuz, ne yapıyorsunuz? Tabii burada da biz şimdi dediğim büyük bazdaki yarışmayı Oda olarak yapmalıyız. Bu yarışmayı düzenleyen, finanse eden Oda olmalı, ama öteki daha detaylandırılacak yarışmalar dizisinde, belediyeler ve Meclis’le birlikte çalışmalıyız diye düşünüyorum. Çünkü bunların bazıları korunarak dönüşecek. Bazıları yeniden kullanıma açılarak dönüşecek, farklılaşacak alanlar. Ama bunun bir tek şeyi var: Kentsel kullanımın, kamusal kullanımın aktarılmasına yönelik olarak bu alanlara bakıyoruz.

ALİ ULUSOY- İzin verirseniz gene Semra hanımın söylediğine ilave bir şeyler söylemek istiyorum: Burada başlıklar halinde verilen konularda mesela Ankara Kalesi hakkında bir yarışma yapıldı biliyorsunuz 1987 yılında. 87 yılından bu tarafa devam eden bir çalışma var, proje müelliflerinden bir tanesi de benim. Tülin Akman ve Ayşe Ergül’le birlikte bu projeyi bir şekilde bitirmeye çalışıyoruz, sonuçlandırmaya çalışıyoruz. Burada doğru, haklısınız yarışmayla elde edilmesi lazım, ama yarışmayla elde edilen projenin de hayata geçmesi noktasında bazı sıkıntılar var. Bu da galiba önümüzde bir problem olarak duruyor ve bunun da aşılması lazım. Ankara Kalesi Koruma ve Geliştirme İmar Planı tamamlandı ve 2002 yılında Altındağ Belediyesine sunuldu, 3 Kasım seçimlerinden önce Büyükşehir Belediyesine gitti ve onaylandı. En son Koruma Kuruluna girdi ve Koruma Kurulunun birkaç tane önerisi oldu. O değişiklikleri de yapıp Altındağ Belediyesi’ne sunduk. Ama o arada 3 Kasım seçimleri yapıldı. Her nedense 3 Kasım seçimlerinden bu tarafa da herhangi bir işlem yapıldı ve Koruma İmar Planının askıya alındığını söylediler. Açıkçası orada ciddi bir süreç var. Yani çok uzun bir süreç gibi gözüküyor, ama tabii o sürecin içerisinde belediyeyle karşılıklı yürütülen davalar da var. Yani hem Kültür Bakanlığı tarafındaki arkadaşların söylediği ifade, hem de Koruma Kurulunda Gönül Tankut’un söylediği: “Bu bitmiş, olgunlaşmış bir proje ve bunun artık bitirelim” denmesine rağmen, plan bir türlü onaylanamadı. Bu belki ayrıca tek başına konuşulabilir, yani bir başlık olarak konuşulabilir. O süreç çok ilginç bir süreç. O planlama sürecinde bizim yaşadıklarımız, belediyeyle olan ilişkilerimiz, bize gelen talepler, siyasi birtakım “baskılar”, plan kararlarını etkileyecek nitelikteki şeyler var ve açıkçası bunların konuşulması ve ortamla paylaşılması lazım. Kale Ankara için çok önemli. Mutlaka diğer alanlar da çok önemli, ama yıllardan beri orada sorunlu bir alan olarak duruyor. Kente kazandırılması gereken bir tarihi ve doğal SİT alanı Kale. Bununla ilgili bir yarışma açılmış ve yarışmada da oraya ilişkin bir öngörü var “kültür ve turizm merkezi olsun” diye. Maalesef bu plan onaylanmadığı için bugün Ankara Kalesi yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya.

Bir de Havagazı Fabrikasıyla ilgili isterseniz ufak bir bilgi vereyim. 90’larda bu bizim gündemimize gelmişti.  Havagazı Fabrikası artık biliyorsunuz eski işlevini yitirdi. Eskiden Ankara’ya ocaklarda kullandığımız gazı sağlayan bir fabrikaydı, cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş bir teknoloji. Önemli bir süre bu işlevi yerine getirmiş ve Ankara’nın gaz ihtiyacını karşılamış, ama belli bir süre sonra bu işlevi sona ermiş. O dönemde, Büyükşehir Belediye Başkanı Karayalçın ve ekibi, “Burası Ankara’nın ortasında bir mezbelelik. Hem bu “pislikten” kurtulalım, hem de buraya bir ticaret merkezi yapalım” gibi bir proje attılar ortaya. O zaman da biz bunu Mimarlar Odası Ankara Şubesi olarak gündemimize aldık ve bununla ilgili ciddi çalışmalar yapıldı. Epey bir uğraştık, raporlar hazırladık; buranın kente kazındırılmasının gerekliliği üstünde ciddi görüşler oluşturduk. Oraya yapılacak rant tesislerinin bu anlamıyla kent merkezindeki olumsuzlukları arttıracağını, altyapı sorunlarını daha da çoğaltacağını, trafik açısından da sıkıntılar doğuracağını söyleyerek Karayalçın yönetimini ikna ettik. Dedi ki: “Bu alanda bir şey yapmak istiyorsanız burayı yıkmayın.” Tam o noktada biz Koruma Kuruluna müracaat ettik buraların korunması gereken yapılar olduğunu talep eden bir yazıyla. Koruma Kurulu da orada yapıları koruma altına aldı. Arkasından Karayalçın yönetimi “Burayı eğer planlayacaksak, Ankara’ya kazandıracaksak birlikte oturup bunu tartışalım” dedi. Çok olumlu yaklaştılar. Bir Danışma Kurulu yaptık; bütün mimarlar, Ankaralılar ve belediye yöneticileri katıldı; Ne yapacağımızı orada birlikte konuştuk ve sonuçta “Havagazı Fabrikasını bir teknoloji müzesine dönüştürelim dedik ve alanı iki aşamalı yarışmaya çıkarmaya karar verdik. Bununla ilgili girişimler başladı. Bir Danışma Kurulu oluşturuldu. O da belli bir aşamaya geldi, sonra ne oldu bilmiyorum. Arazi en azından şu an o haliyle duruyor.

SEDVAN TEBER- Evet, arazide birtakım güçlükler vardı. TEK’in de bir yeri var, onların lojmanları var ve çözemediler. Ama o sırada o sözünü ettiğimiz Un Fabrikaları, KOÇ, okulun oradaki arazi hep birlikte ele almamız gereken bir şeydi. Öyle kurul kararlı bir dosya olarak belediyenin ellerinde duruyor.; Bir şey yapmaya da niyetleri yok gözüküyor. Nasıl çözüleceğine dair bir yol bulunmadı. Kurul kararı doğrusu biraz sert gözüküyordu benim baktığım dosyada. Yani her şeyi koruyordu orada. Bana kalsa korumaya değer olmayan yapılar da var orada. Koruma kararları elini kolunu bağlar gibi görünüyordu, ama gene de bir proje yapılabilir.

ALİ ULUSOY- Semra’nın söylediğiyle birleştireceğim ben bunu: Bu dosyayı bizim tekrar önümüze alıp -çünkü belli bir birikim ve çalışmalar var- bu alan yarışmaya açılması için çalışmalıyız.

SEMRA UYGUR- Benim söylediğim ikili. Bir tanesi büyük, bütün Ankara üzerinde ve burada örneğin yarışmada ne olur; jüri üyeleri olur, danışmanlar olur. Bütün belediye başkanlarını da danışman jüri üyesi olarak oraya koysak. Çünkü bir şeyde aslında yaptırımcısını, yatırımcısını, işin içine katmazsak; onun yaptırımcısını onun içine koyup ikna etme yollarını seçmezsek -örneğin Ankara Büyükşehir Belediyesi yarışması bunun en vahim örneğiydi- onları yapabilme şansımız yok. Çünkü biz belediyelerin yahut Hükümetin verdiği parayla ya da özel mülk sahiplerinin parasıyla ancak dönüştürebiliyoruz. O nedenle o mal sahiplerinin, kullanıcıların, yatırımcıların da bunun içerisinde söz sahibi olmaları gerekiyor ve buradan da bir rant ve çıkar sağlamaları da amaç aslında bir anlamda. Hem kenti dönüştüreceğiz, hem de onlar buradan siyasi prestij kazanabilir, ekonomik prestij kazanabilir; ona da bir getirisi olması gerekir. Ama bunun doğru anlamda şekillenerek yapılıyor olması gerekir. Bu da katılımla sağlanacak bir şey. Neler yapılır?

Mesela eski AŞTİ alanı, belediye yapılsın diye çıkartıldı, ama o söylediğim nedenle o da sonucuna ulaşamadı. Şu anda bildiğim kadarıyla EGO Genel Müdürlüğü yapılıyor oraya. Bu kente ait düşüncelerde kentin yerel yöneticilerini de bunun içine sokarak, onlarla paylaşarak aslında bir şey yapabiliriz ve onları bizim doğru bildiğimiz yönde karşılıklı ikna ederek yapabiliriz. Çünkü hep birlikte burayı paylaşıyoruz, ama maksat 2023 yılında 100 üncü yıl başkent ve 100 üncü yıl cumhuriyet olarak, biz mimarlar olarak bu kente ne önerdik; nasıl bir perspektif sunuyoruz?

GÜLNUR GÜVENÇ- Dediğiniz şey çok doğru. Bütün bu problemli alanlara yaklaşımın en doğru tarzı böyle hepsini kapsayan bir fikir yarışması açmak olabilir. Bu yönde çalışabiliriz, ama bir de bazı şeyler var ki -TED, Modern Çarşı ve Hal Bölgesi gibi- bunlar hiç bekleyemeyecek, el atılmazsa hemen gitmek üzere olan yerler. Modern Çarşı’yı temizlemeye, onarmaya başladılar, yarıda kesmişler ve şimdi yıkılması söz konusu. Hal binalarının mimarı Robert Orlay’miş ve çok değerli oldukları söyleniyor İnci hanım tarafından. Orada galiba Altındağ Belediyesinin bazı tasarrufları var, hatta Büyükşehir’in bütün oraları yıkıp turizm alanı olarak yapmak gibi bir niyeti var. Bunlar gibi küçük, lokal sorun alanlarına da hızla birer öneri, senaryo, oluşturmak gibi bir derdimiz var. Bu toplantılardan böyle öneriler çıkmasını bekliyoruz. Ama önerdiğiniz yarışma süreç içinde yapılır ve çok da doğru bir şey olur.

SEMRA UYGUR- Bu söylediğinden şöyle mi anlamalıyız: Örneğin Hal binası için biz ne düşünüyoruz? Bunu rapor ya da bir eskiz olarak belediyeye uzun sürece bırakmadan sunmamız gerekir. O zaman bir hedefi kısa, acilen halledilmesi gerekenler, bir de daha uzun vadeli olarak bakılması gerekenler diye ayıralım demek istiyorsun.

SEDVAN TEBER- Aslında çok cesaret edemeyeceğimiz bir şeyi var: Böyle şeylere karar verebilmek için üst ölçekte çok net bir bakışımızın olması lazım. Ne olacaktır; Ulus Bölgesi 50 bin ölçekteki bir planın hangi türdeki bir fonksiyon karşılığını yerine getirecektir. Eğer bunları dahil etmezsek diğer bütün böyle önerilen yarışmalar içinde onların ne olacağını, o bütünlüğün içinde ne olacağını bilemeyiz.

Öteki iş ise, yani bunu oluşturmak ise, hakikaten çok müthiş bir şey. Yani ne onun bilgisi var, ne onunla ilgili bütçe, program. Ama öneriler sunulabilir; hatta bunlar belediyelerin çalışmalarından daha değerli de olabilir. Fakat, o bütünü bir oluşturmak gerekir. Yani Oda’ya düşer mi, düşmez mi bilmiyorum. mesela yarışmaya çıkacağı zaman kim bunun fonksiyonuna karar verecek, eğer belediye bile yapıyorsa o bütünün içinde bir fonksiyon kazanması lazım. Yani bütünü oluşturup fonksiyonuna göre hayali de olsa bir yarışma yapılabilir. Senaryo dendiği zaman ben belki biraz da hep böyle o bütünü anlamaya çalışıyorum; Batı’ya doğru gelişmeler, yerleşim alanlarının nitelikleri, açık alanların dağılımı gibi. Mesela şimdi Ulus’tan söz ediyoruz ve Ulus’ta belediyenin de net bir planı yok. Daha önceki belediye yönetiminin çıkarttığı iki tane yarışma var Ulus ve Kale olarak. Ki onlar da yanlış mesela. Kaleyi çıkartıyorsunuz, ötekiler kendilerince bir plan yapıyorlar. Arada ikide bir de soru geliyor: “Ulus’un orada tünelden geçelim mi, geçmeyelim mi?” Sanki bütün mesele şeymiş gibi. Yani onun altındaki tünelin Koruma Kurullarından geçeceği çok şüpheli; tabii lav edilmezse veya budanmazsa yetkileri.

Hal ve Modern Çarşı Projesi de öyle. Bana kalırsa Robert Orlay’e “şunu yap” demişler o da böyle raftan proje çıkartmış gibi gözüküyor, ama tabii yargılamayayım. Çünkü orada da çok değerli bir yapı gizleniyor olabilir; göremedim doğrusu. Ama bu ikisini birlikte belediye ele aldığı zaman belli ki ulaşım ağırlıklı bir plan yapacak. Alta inecekler, çok büyük otoparklar olacak. Yani böyle bir şey olması mümkün değil, fakat belediyenin kafasında öyle. Ama Modern Çarşı’nın öyle bir durumu olduğunu sanmıyorum. Esnaf modern bir şey yapalım buraya ister.

GÜLNUR GÜVENÇ- Korunsun istiyorlar.

SEDVAN TEBER- Nasıl korunsun istiyorlar bilmiyorum. Yani yapıdan bir şey kalmamış; yıkıp yeniden yapacaklar.

GÜLNUR GÜVENÇ- Esnaf hemen onarılıp aynı şekilde açılmasını talep ediyor.

SEDVAN TEBER- Ben öyle sanıyorum ki, herkes orada bir kere öyle ya da böyle inşaat istiyor. Ama bunun olup olmayacağına o büyük resme bakaraktan karar verelim. Yoksa taleplerine bakıldığı zaman -ben tabii şimdi kendi fikrimin üzerinde gidiyorum- ister belediye olsun, ister oranın esnafı olsun, onlar da hep böyle yapı ağırlıklı bir şey istiyor olabilirler.

Diğer projeler için de öyle: Hıdırlık Tepesinin üstüne olan otel. 3 bin yataklı otel hemen hemen tepenin her tarafını ulaşım kullanımına ayrılması anlamına geliyor. Ankara Kalesi’nin niteliği ne olacaktır? Yani belli ki araçla kullanmayacağımız bir yerse, o zaman ulaşımın toplu taşım kısmının oralara ulaşması lazım. İşin içine ulaşım da giriyor. Eski AŞTİ alanları için de öyle. ulaşımdan ya da şehrin içindeki fonksiyonundan bağımsız kararını veremeyiz diye düşünüyorum.. Ne olacaktır, nasıl ulaşılacaktır; hangi fonksiyonlar hangi yoğunlukta kullanılacaktır? Bunlar hep o geniş, genel resme doğru zorluyor planı. Çünkü nasılsa yapmak durumunda değiliz, ama talep etmek durumundayız: “Şöyle olsun; şu ilkeleri olsun ve prensipleri şunlardır” gibi. Belki senaryoyu öyle kurup, onun üzerinden geriye dönüp bu ayrıntılara gelmek belki daha tutarlı olabilir.

ALİ ULUSOY- Sedvan hocamın dediklerine katılıyorum. Semra da zaten bir öneride bulundu ve böyle bir şeye ihtiyaç var. Yani Ankara’nın geleceğinin planlanmasıyla ilgili böyle bir çalışmayı başlatabiliriz. Bu çalışma tabii çok uzun ve verimli bir çalışma olmalı. Yani çok iyi düşünülmüş, kurgulanmış; bütün belediyelerin, tarafların, kentte söz sahibi olanların katıldığı ve bunu desteklediği bir yaklaşım olmalı bu. Bu çalışma bir taraftan yürümeli. Diğer taraftan da “Ulus Tarihi Kent Merkezi’yle” diyoruz. Burayla ilgili biliyorsunuz Raci Bey’in Hacı Bayram civarıyla ilgili bir düzenlemesi var. Ankara Kale’siyle ilgili yarışma sonucu elde edilmiş bir proje var ve o bir tarafta duruyor. Hamamönü var gene başka bir plancı tarafından yapılan.

Bentderesi’nde Melih Karaaslan’ın yapmaya çalıştığı bir düzenleme vardı. Hamamönü imar planı da bitmek üzere. Ama anladığım kadarıyla Altındağ Belediyesiyle sıkıntılar var ve bir türlü aşamıyorlar. Hal Binası ve Modern Çarşı’yla ilgili şu anda yeniden tartışılmaya başlandı.Şimdi bütün bunlar varolan projeler. Yani daha önce düşünülmüş, bir kısmı hayata geçmiş, bir kısmı devam eden projeler. Ulus Tarihi Kent Merkeziyle ilgili bugüne kadar yapılan çalışmalar için özel bir şey yapsak. Belediyeyi de çağırsak ve burada şöyle bir yarışma yapıldı, belli bir noktaya gelindi, ama şu anda birtakım problemler var yaşanan. Kentin bütününü etkileyen sıkıntılar var. Uygulayıcılar, belediyeler ya da kamu, bu projeleri bir şekilde değiştiriyorlar uygulama aşamasında. Bunları bir tartışsak.

SEMRA UYGUR- aynı şekilde AKM alanı da var.

ALİ ULUSOY- Bunları birer proje paketi olarak -yani bunun müellifleri var; yarışma alanları bunlar ve üstünden ciddi süreler geçmiş- tekrar tartışsak taraflarıyla birlikte ve bunu taşısak gündeme. Bütün bunları yaparken aynı zamanda Büyükşehir Belediyesi’nin ya da Gökçek’in Ulus’ta yapmayı planladığı turizm alanı projesini de konuşmuş olacağız. Bunları bu kapsamıyla gündeme taşımamız lazım ve böyle tartışılması lazım. Çünkü biliyoruz Gökçek 28 Mart’tan önce eski binaları yıkacağını, yenilerini yapacağını söyledi. Ya da aynı şekilde Kale’yle ilgili “Medya Tower” yapacağım demesi. Ankara Kalesi’nin oturup tartışılması lazım ve bu sürecin irdelenmesi lazım. Ne olmuş o süreçte; yani nerede tıkanmış? Plancılar neyi yapmış, neyi yapamamış? Belediye bu süreçte nasıl davranmış ya da Koruma Kurulunun tutumu ne olmuş bu süreçte?  Tüm bunların konuşulması, aktarılması lazım. Dolayısıyla ben biraz özel projeleri de gündeme taşıyıp bunları bizim tekrar yeni baştan gözden geçirmemiz gerekir diye düşünüyorum. Ondan sonra belki eksiğimizi, o süreçte yaşanan sıkıntıları görüp bundan sonrasının aşılması için nasıl bir yol izleyeceğimizi görmemiz lazım. Bu hem Ankara’nın önünü açar, hem Kale’yi kurtarır. Hem katılımcılık anlamında da biz birlikte davranmış, çalışmış oluruz.

SEMRA UYGUR- Bunun aslında ana teması şöyle gibi: Kentin anılarının ve tarihinin korunmasıyla birlikte beraberce yeniden dönüştürülmesi. Bu yapılırken de bir çıkar sağlaması esas. Adam çıkar sağlamayacaksa bir kere elini kıpırdatmaz. Ama bunu mimarca yapıyor olmak; yani kentin geleceğine ve 21. Yüzyılın gereklerine göre yapabiliyor olmak. Yoksa bütün kentler elbette zaman içerisinde dönüşmek zorundalar. Bu hayatın bir gerçeği, ama bu dönüşümü yaparken de hem anıları, hem kentin oluşum izlerini ve de bugünü birlikte görebiliyor olmak aslında esas. Biz öncelikle Büyükşehir Belediye Başkanına böyle bir şey anlamında bir görüşme talep edebilir miyiz? Etsek bize yanıtı ne olur; benim hiçbir bilgim yok. Bu kenti kullanan ve kenti oluşturan kişiler olarak bir iyi niyet aslında. Bu, yapılandırmaya, yeniden çağdaş ihtiyaçlara yönelik, ama söylediğim gibi gerekenleri de korumaya yönelik bir çalışma anlamında onlarla bir işbirliği platformu hazırlayıp birlikte yapmaya çalışsak belki de razı olurlar.

SEDVAN TEBER- Ankara vakti zamanında, belki kent planının yapıldığı zaman, küçük bir alan içinde; fakat etrafı hep -belki o sırada vardı veya yoktu bilmiyorum ama- tahsis edilerekten kamu kurumlarına verilmiş alanlarla doldu. Şimdi özellikle Batı’ya açılan tarafa bakınca, nereye bakarsanız bakın şehirliye kapalı kullanımlarla dolu. Hatta benim öyle bir niyetim de var. Batı koridorundan gittiğiniz zaman demir parmaklık ya da duvarlarla özelleştirilmiş, kamu kurumlarına ait alanlar ne kadar var diye bakıyorum? İnanın ODTÜ’ye kadar açık bir tane alanyok. Bakanlıklar, askeri alanlar, üniversiteler. Şimdi ODTÜ’ye girmeniz ne mümkün. Sizden neredeyse tapu belgesi isteyecekler, “Çıkacağını nereden bileyim?” gibilerden. Bunların güya adı kamusal alanmış gibi gözüküyor, ama özel olsa parasını verip girersiniz. Bu Ankara’nın çok büyük bir şanssızlığı. Yani hangi yöne doğru giderseniz gidin bunlar var. Bunların içinde DSİ var, Karayolları var, TMO var, TCDD var. Siz istediğiniz kadar karar alın -nitekim başımıza geliyor- şehirli adına; “Kamusal alandır, kamuya aittir; bunu kamuya açın” diye. Hayır, onu açmanız mümkün değil. Katılımcıların esas istekleri bunlar, ama bunlar da hiçbir zaman gelip bağlayıcı karar almazlar. Yoksa belediye başkanı istediği kadar razı olsun. O aşılmaz bir duvar. Ben onun için biraz fiktif görüyorum bu senaryoları. Yani bu bu duvarlar nasıl yıkılmalıdır, nedir halkından bu kadar korunan yapılar, mülkler. Onlar üzerine belki gidilebilir. ODTÜ içinden geçişe izin vermemektedir hâlâ. Sonunda verecekler belki, ama o alanların planlı gelişmesini engelledikten sonra. Ceylan’lar tam Eskişehir Yolu’yla Bilkent arasındaki araziye yapıları tezgahladılardı. Planları falan oldu; o sırada dediler ki, Emlak Bankası artık bu toplu konut işinden geçsin. Yani bazı kamu kurumlarının engellemelerinden dolayı oralarda plansız bölük pörçük birtakım gelişmeler oluyor. Yani biz bu anlamda bir taraf olabilir miyiz? Güneybatıda Maliye Bakanlığı’nın arsasından geçen yolun izini zor alındı. Bu yönde gidilir. Mesela ben çok takdir ediyorum burada şeyler olmuyor. Haluk  Alatan, Özcan Altaban’ın olduğu sırada, tam 80 öncesinde Harp Okullarıyla pazarlık ettiler; devletin diğer kademelerini inandırdılar ve Ankara Belediye sınırları dışında -yanılmıyorsam- büyük bir alan verdiler“Siz kampuslarınızı şehrin dışında kurun” diyerek. Fakat 80’le birlikte bu suya düştü. Harp Okulları yine genişledi, hatta biliyorsunuz daha bile beter oldu, geldiler Çetin Emeç’e kadar vurdular. Kamu kurumları açtığınız aksları hep yok etmek yönünde davranıyor. Atatürk Orman Çiftliğinin kullanımı konusunda bir şeyler söyleyebiliriz. Atatürk Orman Çiftliği de belki halka açıkmış gibi gözüküyor, ama halka kapalı yerlerden bir tanesidir. İşte adamların 70-80 senedir Genel Müdürlüğü vardır, ama ne yetiştirdikleri, ne yapıldığı belli değildir. TOBB’un üniversitesinin olduğu yerler, Yükselişler hep oralardan çıkmış yerlerdir. Böyle bölük pörçük, ama şehrin üzerinde etkili olabilecek şeyler olmaktadır. Mesela şimdi bilemiyoruz o TOBB’un yarattığı şeyler ne olacaktır? Gerçi önceden de bir okuldu, ama kendi başlarına karar veriyorlar. Yani bunu onlardan çıkartıp ilkeler düzeyinde de olsa bir şeyler söylemeli. Açık alanlar için, kamuya ait tahsisli alanlar için, AOÇ alanı için “nedir, nasıl kullanalım?” diye. Benim kendi payıma düşündüğüm o alanların kent parkı olması;ya da ormanı mı olur, kent korusu mu olur? Mesela bu alan geliyor ta o şehir alanının içine kadar ama doğru dürüst bir planı olmadığı için tahsisli Et Balık’ı GİMAT’a verdiler. GİMAT şimdi oradan bir plan geçirdi ve parça parça olarak oraya inanılmaz yoğunlukta bir şey yapıyor. Ama O yeşil aksın sürekliliğini birden kaybediyor. Yapılmasın demiyorum, ama bunlar hiç olmazsa denetimli olsun. Ondan sonra mesela MKE,Patent Enstitüsü; onlar da, kamuya ait kurumlar, kuruluşlar kendilerini plana bağlı hissetmeksizin karar veriyorlar. Bizim bu çerçevede ona doğru gitmek olabilir. Mesela yaptıkları bir 50 binlik plan vardır belediyenin. Benim bilgim dahilinde olduğu kadarıyla bir türlü onamamışlardır. Onadıkları zaman sanki kendilerini bağlar mı hissediyorlar, ya da onadılar ve kimseye de göstermiyorlar, böylesine bir şey. Kendi içlerinde de durmadan o planının yetkilisini devrediyorlar. Niçin devrettikleri de belli değil, çünkü birisi yapıyor, kendisinin denetim tekelinde kalıyor. Ankara nereye, ne kadar genişlemektedir? Onların bile bildiklerinden emin değilim. Bugün yayılınan alanlara baktığınız zaman, ta 40. kilometreye kadar genişleme alanı vardır. Bunların çoğu kooperatiftir ama bu mesafede hiçbir merkeziliğin tasarlanmadığı bir şey olabilir mi? Ondan sonra da “niçin bu Kızılay’a arabalar geliyor?” diye şikâyet ediyor. Ne yapsın adam, Kızılay’a kadar gelip alışverişini oradan görüyor. 40 kilometre ötedeki adamı dahi Kızılay’a gelmeye mahkûm ediyorsunuz. Bunlar hep böylece genel planın ya da tutarlı bir genel planın olmamasından, onun tartışılmamasından, bana kalırsa böyle yasal bir şey kesinlikle var. Belediye sınırları içinde kalan yerlerde kamuya tahsisli alanlar üzerinde belediyenin tasarruflarının geçerli olması lazım. Kim askerlerden bir şey alabilir ki, hadi onlar neyse savunma gerekçeleri var. Ama ötekilerinin niçin orada oldukları belli değil. Mesela, DSİ’nin Gülhane Hastanesinin orada büyük bir alanı vardır, merkez projesinin içinde bir alandır. Ama DSİ diyor ki, “ben burada atölyelerimi tutuyorum”. Merkezin içinde nasıl bir tamir atölyesinin yeri olabilir? Belediye kararını almıştır, orasını merkez ilan etmiştir, ama DSİ’yi oradan söküp atamamıştır. Sonradan onlar da farkına vardılar ki, DSİ hiç kimseye danışmadan bir sürü de yapı yapmıştır. Onlar bile “biz bu yapıların farkında değiliz” demişlerdir Bana kalırsa, yapamadığımız şeylerden biri de, bu alanları kamuya açmak. Adı her ne kadar kamuysa da kamusal alan değiller gibi, kamusal alanı kamuya açmak. Biz hiçbir zaman Ankara Çayı’nı görmüyoruz, gidemiyoruz, yanına bile yaklaşamıyoruz. Mesela hep aklımdadır, treni toplu taşım olarak kullanalım, ama tren hattı boş alanlardan geçmektedir. Ona bir şey yapmanız mümkün değildir, çünkü yanına yaklaşılmamaktadır. eskinin fabrika ve kamuya ait yerlerini bağlamaktadır. Ama ta ileride, sonunda 40 kilometre ötedeki, bu sözünü ettiğimiz yerleşimlerin yanından geçiyor. Bana kalırsa, metro güzergâhları metro kullanmamamız üzerine çizilmiş bir şey gibi gözükmektedir.

NURAY BAYRAKTAR- Ben aslında şöyle bir şeyi fark ettim, yani her ne kadar yoğun tartışmaların içinde olsak da, Oda süreci içinde bir sürü şey çok tartışılmış, ama sonuçları açısından nerede olduklarını şu anda biz bile bilmiyoruz, yani bir sürü süreç aslında çok tartışılmış da, biz de bir şey söylemiyoruz. Ben şimdi söylenenlerden yola çıkarak, belki bu yönteme dair bir şey düşündüm. Bir grup proje çok tartışılmış, belli bir noktaya gelmiş, ama talepler örgütlenememiş, hayata geçmesi anlamında süreçler örgütlenememiş. Mesela, Havagazı Fabrikası bunların herhalde önde gelenlerinden biri. Bir de yarışmaları yapılmış, projeleri tamamlanmış, ama şu andaki durumları ne olacak konusunda soru işaretleri olan gruplar var. Bu iki grubu belki farklı talepler altında örgütlemek üzere bir çalışma yapılabilir. Havagazı Fabrikası, o dönem “teknoloji müzesi olsun” gibi bir talebimiz vardı, bu tekrar gündeme getirilebilir. Ulus çevresindeki bütün proje yarışmalarının bir bütün altında yeniden değerlendirilmesi gibi belki bir talep gündeme gelebilir.

Bir de şöyle bir şey var: Hani kamusallığı tartışıyoruz, ama zaten bizim bir ön kabulümüz var, yani Ankara’da yapılmış olan ve yapılmakta olan ve tasavvur edilen bütün projelerin kamusallık adına yapılması gereği, yani kamusal yararın önemsenmesi gereğini biz zaten bütün süreçlerde ifade etmişiz. Belki hakikaten Semra hocanın söylediği gibi, daha üst başlık olarak bunu bir kez daha vurgulamak, bunları alt başlıklar altında bir kez daha tariflemek lazım.Ama benim doğrusu bu toplantıdan, hani şimdiye kadar bir sürü ipucu çıkardım da, çok daha net talepler çıkar diye de bir beklentim var. Sedvan hocanın söylediği talepler çok önemli, yani kamusal diye ifade edilen, ama insanların hiçbir şekilde içine giremediği alanların gerçekten açılması, yani kentteki duvarların yıkılması, bizi birbirimizden ayıran, iş için gittiğimizde kesinlikle kimlik vermeden girememek gibi.

Bir de, üçüncü grupta şu anda gündemde olan tartışmalar var; Çal Dağ, Papazın Bağı, Çiftlik. Bunlar için ne söylediğimizi çok net bir şekilde ifade etmek gerekiyor herhalde. Mesela, Çal Dağ tartışmaları var, bugün burada onu anlamaya çalıştım. Ama sonuçta, biz o tartışmalarla beraber oradaki yapılmış olan proje hayata geçsin diyor muyuz?

SEDVAN TEBER- O iyi ya da kötü bir yarışma kazanmıştır.

NURAY BAYRAKTAR- Ama bu bir kabul olabilir.

SEDVAN TEBER- Bana sorarsanız, ben projeyi müthiş eleştiriyorum. Bir sokak, Osmanlı sokağı yapmıştır. Sokağın içine girdiğimiz zaman, Ulus’ta bir sokağa mı giriyorsunuz bilemezsiniz çünkü sokak etrafa açılımlar vermemektedir, sizi böyle bir imajın içine sokuyordur. Ama iki ayrı gündem var: Biri, hep istediğimiz yarışmalara çıkmış, kazanmış. Ama bir de, proje kendi içinde… Tabii, tartışmayı ikiye ayırmak lazım. Kazanılmıştır, uygulansın. Bir de proje ölçeğinde değerlendirme yapabiliriz, proje aslında iyi seçilmemiştir şeklinde, ama o içimizde olan bir söylemdir.

NURAY BAYRAKTAR- Ben birinci tavırdan yola çıkarak söyleyeceğim, çünkü biraz önce sözünü ettiğimiz kale projeleri de bu bütünün bir parçası, yani projeler onaylanmış ve uygulama aşamasında. Şöyle bir şeyi mi gündeme getirmek gerekiyor: Kent için bir sürü proje yapılıyor, bir sürü insan bunlar üzerine kafa yoruyor, ama uygulama aşamasında problemler yaşanıyor. Oda olarak “Çiftlik için yarışmaya açılsın” diyoruz. O projelerin çok net tariflenmesi gerekiyor. Biz orada neyi talep edeceğiz ve ne yarışmaya açılacak. Doğrusu yarışmalar konusunda da ben ciddi ürküyorum. Ulus’u düşündüğümde ve Altındağ Belediye Sarayını da düşündüğümde yarışmalar konusunda da ciddi çekinceler var. Ankara bütünü içerisinde bu yarışmalar nasıl ele alınmalı? O zaman sizin söylediğiniz noktaya geliyorum, yani Ankara’nın bir bütün olarak belki hakikaten kurgulanması, bütün parçaların bunun içerisinde yer alması gibi. Özetle söylemeye çalıştığım şey şu: Bütün bu süreçte çok fazla tartışıyoruz, ama ne söylediğimiz, ne talep ettiğimiz biraz daha netleşirse, herhalde sonraki sürece kimleri katacağımızı, o süreç hangi aktörlerle nasıl örgütlenecek; bunu da biraz daha tariflemiş oluruz diye düşünüyorum.

Şu anda söyleyeceklerim bu kadar.

TEZCAN KARAKUŞ- Ben de aslında konuların böyle parça parça ele alınmasından öte, bir üst başlık üzerinde yürümesinin doğru olduğunu düşünüyorum ve burada, söylenenler arasında en çok beni etkileyen ve belki üst başlık olarak kullanılan şey, bu kamusal kullanım alanlarının arttırılması ve kamuya açılması aslında. Bütün bu söylediklerimizin her biri ona denk düşüyor. Bulvar üzerindeki elçilikler için de aynısını söyleyebilirim, çünkü 500 bin metrekarelik bir alandalar ve hiçbir şekilde o alanın içerisinde ne olduğunu bilemiyoruz. Orada hem mimarlık kültürü açısından, hem de ülkelerin bakış açılarının yansıması açısından baktığımızda, tüm kültürlerin paylaşımı mümkün olabilir. Ama hiçbirine ulaşamıyoruz. İlk gelip yerleşen Alman Büyükelçiliği, onunla kurduğumuz ilişki, bizi alırken, 1 metrekarelik alandan karşılıklı görüşme süreci. Bütün bunların bence, kente kazandırılması gerekiyor diye düşünüyorum. Bu sürecin içinde elçilikleri dışarılara taşıyıp, oraları açma yaklaşımlarının gündeme getirilmesi olabilir.

Sincan ve Kayaş banliyö hattından Kayaş’a doğru giderken, mermer fabrikalarını geçtikten sonra bağlar ve bahçeler vardır, hâlâ öyle mi; bilmiyorum. Bunlar korkunç etkileyici şeylerdir. Sonra onlar gider, Bayındır Barajı’yla birleşir ve bir yeşil aks oluşturur. Bütün bunları da dikkate alan ve hani o üst ölçekte aslında nasıl bir Ankara’da yaşadığımızı hayal eden, suların aktığı, Bademli Derede bir kent ormanının olduğu…

ALİ ULUSOY- Bentderesi’nin kenarında kahve içildiği…

TEZCAN KARAKUŞ- Biraz da bu hayaller üzerinden de gitmekte fayda var diye düşünüyorum. İmrahor Vadisi’nin tam karşısında alabildiğine büyük bir alan var ve orada artık yapılaşmaya başlamış durumdalar, tek tek malikaneler oluşturulmuş durumda. Biz bu sürece müdahil olamazsak, bir süre sonra oralar da elimizden gidecek. Kent Konseyi toplantısında aslında çok hoş öneriler de geldi; farklı toplantılarda farklı insanlarla da konuşuyoruz. Mesela, bütün bunları belki de ortaklaştırmak gerekiyor. Mesela, İmrahor Vadisi’yle ilgili sürekli planlama süreçlerine itirazlar ve planın iptali, yapılaşmaya açılmaması konusunda çalışmalar yürütülüyor. Mesela, o gün çok hoş bir öneri geldi, yani İmrahor Vadisi’nde kamuya ait alanlar var, Hazine arazileri var. Planın iptalini falan takip edelim, ama bütün ana aksımız o olmasın. Ağaçlandırma Genel Müdürlüğüyle görüşelim, oranın ağaçlandırılması kampanyasına başlayalım. Ötesinde, bizim Mimarlar Odasının mesela bir ormanı var diye biliyorum. Her mimar için bir ağaç dikiliyordu ya da her üye olana bir tane ağaç verilme yaklaşımı vardı. Mesela, bunları hayata geçirerek…

SEDVAN TEBER- Bir şey söylemek istiyorum: Galiba Mimarlar Odasına veya meslek odalarına zor bir iş düşüyor. Kanının son damlasına kadar korumak filan gibi. Şu bir gerçek: Karataş her tarafıyla satıldı. Belli ki, oraya bir gün bir şeyler yapacaklar. Mesela, İncek için bu kaçırılmıştır. İncek kamusal olarak kullanamayacağım bir yerdir. Orada herkes her istediğini yapmıştı, hiç engelleme de olmamıştı.İmrahor’a da -şimdi tabii sınırları nerelerdedir, onu da bilmiyorum- öyle yaklaşılsa, her tarafıyla yasaklayan değil de, ne kadar, hangi yoğunlukta kullanıma açılabilecek, doğal niteliğini bozmayan yapılaşmalar iyi tespit edilse. Yani böylesine bir şey açıldı, bunu engellemek çok zor. Şöyle bir şeyler var: Bunlar tabii, öznel görüşler, Oda benimser mi, benimsemez mi? Tren yolu hattıyla ilgili bir şey var. O tren yolu hattı, bizim başımıza bela olmuştur. Kuzeyle güney arasındaki geçişe engel olan bir şeydir. Eskiden üç tane geçişi vardı. Biri Kurtuluş’tan geçen bir köprü, o zaman incecik dar bir şeydi. Biri, Kızılay’daki, Sıhhiye’deki, onu da sonradan genişlettiler, dardı. Bir de, Tandoğan’da vardı. O üç geçitten geçmezseniz, onu aşamıyordunuz, yani şehrin kuzeyiyle güneyi zaten böyle bir fiziki bir engelden dolayı bölünmüştür. O fiziki engelin kenarında kamuya ait olan ve kamusal kullanılmayan alanlar vardır. Oysa kurulduğu andan itibaren olan kuzey ve güney ayrımını birleştiren bir şekilde ele alınabilir. Ama biz bu alanları hep kutsal alan ilan etmişizdir. Nedir? AKM demişizdir, kararı ta Cumhurbaşkanına kadar bağlamışızdır. Gerçi ona bağlamasak, bu sefer belediye başkanının ne yapacağı da belli değil. Fakat biz hep böyle plana ve alınan kararlara karşı ve hemen tepkici durmak yüzünden birşey geliştiremiyoruz, ilk hareketimiz tepki oluyor, bu bizi bağlar bir duruma geliyor, yani “bir kere sözümüzü söyledik, tükürdüğümüzü yalayacak mıyız?” gibilerden. Eğer Ankara’nın kuzeyinde ve güneyinde daha bütünleşik bir durum istiyorsak, bunların orta ve ayıran noktası budur. Bunların içine EGO’nun alanı girmektedir, o da ayırıcı bir şeydir. Askeri alanlar, MKE’nin alanı girmektedir. Mesela, çok yakın bir zamana kadar, lojistiğin alanı boş idi. Askerlere ait, onlar gittiler oraya, astsubay orduevi yaptılar. Halbuki, onlar böyle bir merkezi planın içinde ele alınabilirlerdi. Bunun içinde ele aldığınız zaman, orası bir merkeze ait veyahut birleştirici bir parça olarak düşündüğünüz zaman, AŞTİ alanının da anlamı değişik olacaktı. Bugünkü EGO’ya da rant tesisi yapmışlardı, ama bu bütünlük içinde olmadığı için olmamıştı. AKM alanı böyle şeylerden hakikaten kurtarılmadır. Mesela, bana CSO inanılmaz derecede büyük gözükmektedir, ayıran alan, yani hep birleştirici bir unsur gibi duruyor, ama kullanıldığı süreler olarak baktığımız zaman da, şehrin merkezinde çok büyük bir ayırıcılık yapabilecektir. Hep kültür olduğu için biraz ölçüyü kaçırıyor mu, çok ayırıcı oluyor mu, yani biraz daha miks kullanımlar belki önerilebilirdi. Burada, dönüşme alanı içinde olan, Gençlik Parkı ele alınamamaktadır, spor alanları ele alınamamaktadır öyle anlamsız bir şekilde bütün o işlevler yan yana gelmiştir, çöküntü ve kullanılmayan bir alandır. Ondan sonra da AKM’nin alanı gelmektedir. Bunların o sıkılıkta ve kullanımlarıyla kentsel açık alan, kent merkezi açık alanı, olması düşünülebilir. İnsanlarla nerede karşılaşıyoruz? Toplu taşımlarla karşılaşıyoruz. Başkasını görmek istemiyoruz, ama o kabin içine girdiğimiz zaman, ister bu otobüs, ister metro olsun, biraz böyle kentli birileriyle karşılaşıyoruz. Onun için ulaşım bana kalırsa, önemli bir unsur. Bu demiryolu güzergâhı değiştirilmeyecekse, etrafındaki alanlar, -Gazi Mahallesi gibi- ciddi bir şeye dönüştürülebilir. Orada da konut var, kentin bazı kullanımlarını burada bulmadığınız zaman, ta 30 kilometre ötelerde buluyorsunuz., Bu mesela, hiçbir zaman gündeme gelmedi, batı koridoruna yığıldık.. Eryaman’da toplu taşıma yok, hemen dibinden tren geçiyor, kullanamıyorlar, ayrıca metroyu oraya kadar getiriyorlar. Gelecekte de öngörülen bütün planlarda, demiryolunun ayırıcılık niteliği vardır. Tezcan’ın söylediği gibi, Kurtuluş’tan itibaren demiryolunun bütün vadisi çok güzeldir, Kurtuluş’tan sonra Cebeci İstasyonu, ondan sonraki Demirtepe İstasyonu, daha sonraki Mamak Vadisi’ne girdikleri istasyonlar, Saimekadın’lar çok güzel yerlerdi, çok yakın zamana kadar da boştu. Fakat işte o boşluğu hemen müteahhitler doldurmaya başladılar, çok kötü gelişti. Aynı şey keza, o Hatip Çayı Vadisi planı ihale edileli 4 sene oldu. Orada çok müthiş hisseli mülkiyet vardı. Yeni getirilen planla, oraların hepsini bir imar parseli haline döndürdüler, yani vadi bugün yapılaşması olmasa bile, üzerinde imar haklarının oluştuğu bir yer. Ortada çayı bile göremeyiz. Çay zaten kanalın içine alındı. Mesela, DSİ’yi kentsel alanın içinden kesinlikle atmak lazım. Yaptığı her şey aykırı,bildiği bir tane kanal kesiti var, ona götürüyor. Ama

Vadiler belki taleplerin alt başlığı olabilir; yeşil alanlar öyle.

Şöyle bir şey var: Biz yeşil alanları pisleyip, bozuyoruz. Gençlik Parkı buna bir örnektir, Kurtuluş Parkı buna örnektir. Kurtuluş Parkı ve Abdi İpekçi kadar güzel bir yer şehrin içinde neresi olabilir? Abdi İpekçi’yi taş yığını haline getirdik, Kurtuluş Parkı’nın içine bir sürü paten sahası, evlendirme dairesi doldurduk.

Kolej orayı bedava almıştır, AOÇ’de olduğu gibi. Çünkü, orası derenin yatağıdır, Jansen’in aksı oraya kadar gelmektedir.Sonradan TED’e devretmişlerdir. TED de şimdi, o rantlı araziden çıkmayacaktır, çıkmamaktadır. Oraya konulan Sıhhiye Otoparkı, hakikaten o noktada olmalı mıdır, olmamalı mıdır? Bir ulaşım planı yapmadan nasıl otoparkyapılır? İncesu onun altından geçmektedir. “İncesu’yu ortaya çıkartalım” deseniz, şimdi o Sıhhiye Otoparkı’nı kim yıkabilir.

NURAY BAYRAKTAR- Sedvan hocam bizi heyecanlandırdı. Ben de hocadan sonra Kızılay üzerine de bir şeyler söylemek gerekiyor diye düşünüyorum. Kızılay’da da kullanım olarak baktığımızda, bir sürü yaya sokakları var, ama o sokaklardan birbirine geçemiyorsunuz, mutlaka ışıklarda kesiliyorsunuz, üstte çıkmanız gerekiyor, alta inmeniz gerekiyor; böyle bir kullanım zorluğu da var. Aynı bütüncül yaklaşımın herhalde Kızılay için de getirilmesi gerekiyor. Kızılay dediğimizde, sadece yaya sokakları anlamında değil, Güvenpark’ı herhalde çok ciddi bir şekilde tartışmak gerekiyor. Saraçoğlu Mahallesi’nin Kızılay içerisindeki anlamı ve kamusal kullanım olarak anlamı nedir ele almak gerekir. Aslında orada çok sivil bir kullanım var gibi gözüküyor, ama içerisine de insanlar çok fazla dahil olamıyor. Onları da herhalde bir bütün olarak ele almak, Kızılay üzerine de ciddi bir senaryo yazmak gerekiyor. Ama gerçekten o kamusal kullanımın, Kızılay için de çok ciddi örgütlenmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Güvenpark’ın eski kimliğine kavuşturulması gibi bir talebimiz belki olmalı.

SEDVAN TEBER- Bazı şeyler var ki, hakikaten çok güç diye düşünüyorum. Güvenpark bir ulaşım değiş-tokuş yeri. Oradan minibüsleri, otobüsleri kaldırsanız, nereye koyacaksınız? Belediye Maltepe’yi düşünüyordu. Ama Maltepe Pazarı, bir yaya ve otobüs kullanıcısı olarak bana çok uzak gözüküyor. Zorlarlarsa belki alışırız, ama bu bir konfor kaybı. Zaten Maltepe Pazarı’yla EGO alanının birlikte ele alınması gereği devar. Bunlar Bu şehrin, tek aksa kuzeyi güneyi bağladığınız zaman, ne yapsanız, tıkanacağı kesin. Sürekli kuzey-güney aksında akan bir yolumuz var idi, Konya Yolu, onu kaybettik. Karayolları Belediyeye çok geç devretmişti, Belediye onu kendi yolu olarak görmemiştir. O nu bir şehir bulvarı haline getirsek, belki Kızılay’ın üzerindeki yük azalacaktı. Öyle olduğu zaman, AŞTİ alanının esas ana noktası şey üzerine konulabilir, Gazi Hastanesinin karşısındaki yurtların orada işi olmayabilirdi, Enerji Bakanlığı orada olmazdı. AŞTİ’nin desantralizasyonu konuşuluyor. Daha yeni bitirdik, ama gidecek gibi. Böylesine şeyler düşünülebilir, ama bunlar hakikaten plan yapmak demek. Plan nasıl olmalı? Yeşillerin ayrıntısına girerek , ulaşımla ilgili , konut alanlarının dağılımı ve nitelikleriyle ilgili bir şey söylenebilir. Yeni gelişen konut alanlarında artık parsel yok, Karakusunlar gibi- şöyle içinde 300-400 kişinin yaşadığı büyük bloklar yapıyoruz ve giderek bunlar da daha kalın, daha yüksek olmaya başlıyor, konutlar acayip kuleler oluyor. Sosyal niteliği de olmayan şeyler; o konuda bir şeyler söylenebilir. Ta Allah’ın kırında, 30 kilometre ötede dahi konut blokları var. Toprağa yakın olmanız belki söz konusu, ama oralarda da bunlardan var, çünkü rant çok kolay dağıtılıyor ve yoğunluk çok kolay veriliyor Köy Hizmetlerine bakın, inanılmayacak kadar büyük bir arazisi vardır, yolun kenarına da gelmiştir, fakat o arazinin içini, hepsini o denetlemektedir.

Bu cins şeyler olmasın, kapalı yapıları kırılsın. Nasıl olabilir, bu senaryoyla ilgili öyle bir şey düşünmeye çalışıyorum.

SEMRA UYGUR- Benim de aslında bu konuşulanlardan edindiğim şöyle bir şey: Kentin aslında herkes tarafından kolay kullanılabilir olmasını sağlıyor olmak gerekiyor. Hem taşıtla, hem de yaya olarak kenti yaşamak aslında, o kent için anlamlı bir şey.

Bizim burada vurgulamamız gereken şey, Ankara’ya nasıl bir içerik biçtiğimiz. Yani biz Ankara’yı andığımızda burası nasıl bir kenttir? Örneğin, Paris’e diyorlar ki “kültür başkentidir”, Berlin’e gittiğinizde imparatorluk başkenti olduğu hissi var. Biz burada genç bir cumhuriyetin başkentinin nasıl olması gerektiğini aslında tartışıyoruz. Bu da, kamunun daha fazla kenti kullanması, daha demografik bir yapının kentin kullanımına yansıtılmasıdır. Mesela, AKM alanları, 140 dönüm bir tarafında, belki 300 dönüm diğer tarafında, yani birinci bölge, ikinci, üçüncü bölge gençlik parkına kadar giden kısım, aslında kamunun bugün hiçbir şekilde kullanamadığı bir alan olmaktadır. Kızılay’dan Ulus’a doğru onların yanından yürüyerek geçtiğimizde içine dahil olmamız beklenirken, orası mezbelelik halinde. 20 yıldır dördüncü bölge, siyasi tercihlerin sürekli değiştirmesi nedeniyle, toprak yığını halinde. Ankara için çok sıkıntılı bir durum yarattığını düşünüyorum. Ankara’nın oluşumunda, Dil Tarih’in, Olgunlaşmanın, Kız Meslek Lisesinin o çepere konulması, paralel dizilmesi yapılı bir Ankara hissi ver içindi, ama bu tarafa baktığınızda, aradan geçen 70 yıldan sonra hâlâ kenti kullanımında yeralmayan alanlar var. Örneğin, TED için Sedvan’ın demin söylediği gibi, orası semte adını vermiş bir eğitim kurumu. Bugün yeniden orası dönüşüme uğrayacağında, çok daha geniş ölçekte, sadece kendi bahçe duvarları sınırları içinde olmaksızın, Kurtuluş Parkı’yla, Ziya Gökalp’le, arkasındaki alanlarla, bu taraftan Hacettepe’ye çıkan ara sokaklarıyla birlikte kentin kullanımına yeniden kazandırılmalı.

Eskiden bir şehircilik teknikleri vardı, hep zonlama yaparlar, konut burada, kültür burada, sanayi burada… Artık günümüzde bunun olmadığını ve kentin günün her saatinde yoğun olarak kullanılabilir ve paylaşılabilir bir alan olduğu gerçeğini hissediyoruz; çünkü öbür türlü, gece kullanımlarının ya da hafta sonu kullanımlarının olmadığı Kızılay’ı yaşıyoruz. Dershaneler, barlar ya da farklı işlevlerle, gece ve hafta sonları da yaşanır hale getirilmesi için aslında kentin kendi kendini bir zorlaması lazım. Biz buna ilişkin de belki kafa yormalıyız. Ama hep söylediğim, kamusal alanları genişletmek, bunu da paylaşmak.

Sedvan’ın söylediği gibi, halka hizmet etmesi gereken merkezi idarelerin elinde olan yerlerin belediye, yerel yönetimlerin iradelerinin dışında gelişiyor olması. Bu ikiliğin aslında kaldırılması ve kente dair bütün kararların bu işe kafa yoranlar ve yerel yönetimler tarafından alınması çok daha demokratik diye düşünüyorum. Yoksa, 30 senedir İnönü Bulvarı’ndaki halkın kullanamadığı askeri alanları, kamu alanlarını hep konuşa geliriz, hâlâ da buna ilişkin bir çözüm oluşmadı. Geçen gün Kara Kuvvetleriyle Devlet Malzeme Ofisinin arasındaki caddeden geliyorum, baktım Kara Kuvvetlerinin demirleri lacivert, üstü sarı, hiç girilmez bir şekilde, bakımlı bir şekilde duruyor. Devlet Malzeme Ofisi de aynı şeyi yapmış, onunki bakımsız duruyor; tek farkı bu. Biri askeriyenin, o da bizim için var. Öteki Devlet Malzeme Ofisi, o da bizim için var.

HASAN ÖZBAY- Eskişehir Yolu üzerinde askeriyenin ağaçlandırdığı bir alan var. Oraya ağaçlandırmasa, belediye buraya birtakım rant tesisleri yapacak. Ağaçlandırmış, böyle bir garip ilişkileri de var.

ALİ ULUSOY- O noktada ben çok aykırı bir şey söyleyeceğim. Sonuçta, o alanların kamusal alan olarak düzenlenmesi, kamuya açılması, kullanıma açılması çok doğru, yapılması gereken şeyler. Ankara açısından düşündüğümde, Hasan onu söylemeye çalıştı, bakıyorsunuz askeri alanlar yeşil kalmış. Eskişehir Yolu’nda, ben çok sık kullanıyorum, gidip gelirken de bakıyorum, Ümitköy Kavşağı’na gelmeden sol tarafta askeriye ağaçlandırdı. Haklısınız, belki kent merkezinde olmaması gereken kurumlar bunlar, ama bir de baktığınız zaman, yeşili koruyan yerler de bu kurumlar; orada da bir paradoks var. Kızılay’dan Çankaya’ya doğru çıkarken sağlı sollu elçilikler. Yukarıdan bir bakın, ben TÜBİTAK’ın üstünden baktım, müthiş güzel bir alan, ama elçilik etrafını evirmiş; göremiyoruz. Şimdi biz “belediye, gel buraları al, düzenle” desek, her yer beton yığını olur.

ALİ ÖZER- Ben buna değinmek istemiştim. Sanırım, Avrupa kentlerinin dönüşümü de, son 15-20 yılda hep bunun üzerinden olmuş. En büyük örnek, Barselona’nın kıyı şeridi. Bu alanlar aslında kent içinde bir rezerv alan olarak koruna gelmiş. Aslında bu ulaşılamayan -sizin de dediğiniz- derebeylik, kamu alanları, aslında kent için bir şans, bir yeniden başlama noktası gibi duruyor. Batı koridorunda, neredeyse ODTÜ’nün karşısından, Atatürk Orman Çiftliği’yle başlayan alanlar, daha sonra sanırım Ordunun alanları, o demiryolu hattının etrafının aşılamaması… Bütün kentin dört tarafında bu alanlar mevcut. Bu aslında yeniden başlamak için, bir kentin dönüşümünü sağlamak için bir başlangıç noktası. Siz “bunlara cevap bulalım” dediniz. Bunlara cevap bulmak bugünün ölçeğinde -hocam da bahsetti- mümkün gözükmüyor. Ancak her birini tek tek masaya yatırıp, önce problemleri belirleyip, tartışıp, daha sonra çözüme ilerlemek daha doğru olurmuş gibi geliyor. Eğer bu kamu alanlarının kentli kullanımına açılması, bir zonlamaya gidilmeden, kentin her noktasında, kentin yaşanmasıyla ilgili herhalde -Türkiye demokratikleşiyorsa, öyle bir şey söyleniyor- eğer mümkünse, bu da mimari olarak yansıyacaktır. Mimari de eğer bu ortamın bir sunuşuysa, herhalde bu dışavurum gerçekleşecektir. Tüm tartışmayı ben iki ölçekte görüyorum. Bir hocamın söz ettiği bir üst ölçek, yani şöyle bir geri çekilip bütün kente tek açıdan bir bakmak, bir de bugün bizim tartışma konumuzu oluşturan alt ölçekler var. Kendi içinde hepsinin belli süreçleri var, süreci olmayanlar da var. Bir üst ölçekte Ankara için Odanın yapabileceği şey, herhalde bir master plan yarışması. Bu daha önce yapılmış mı? Jansen Planı dahil, sanırım Ankara’da bugüne kadar hiçbir plan uygulamaya geçirilememiş, böyle plansız bir kent görünümünde. O yüzden bir master planı yarışması, bu üst ölçekleri bir araya getirmesi açısından çok iyi olabilir.

Alt ölçekte de birkaç şey çıktı. Bir koruma alanları var.Koruma Kurulu tarafından korunmayacak nitelikteki yapıların da korunduğunu hepimiz biliyoruz. Diğeri sizin dediğiniz, müellifleri de bundan kâr sağlamak istiyorlar. Sahipsiz bir şekilde bir alanı yarışmaya açınca, bu sefer de yapılamıyor, üretime, uygulamaya dönük olmuyor. Bir de, yeşil, nefes alacak alanlara kentin ihtiyacı var. Bu bana çok kapsamlı geldi. Sizin listeniz dışında, benim burada not aldığım 15-16 tane daha alan var. En önemlisi de, Kızılay hem üst ölçekte, hem de nokta nokta çözümlenmesi gereken bir yer.

HASAN ÖZBAY- Bu yerel seçimler esnasında, özellikle Melih Gökçek’in seçim bildirisindeki projelerine baktığınız zaman şöyle bir şey ortaya çıkıyor: Mimarların çok kiç bulduğu örnekleri, Başkan en ideal, en büyük projeler olarak kamuoyuna deklare ediyordu ve Melih Gökçek büyük farkla seçildi. Tabii şunu gösteriyor: Oy aldığı tabanın kültürel beklentileriyle bizimkiler çok farklı. Melih Gökçek tabanını orası gördüğü için, bizim kültürel perspektifimize yaklaşmıyor. Örneğin, bir müze yapmak istiyor, pekala yapılabilir. Bilbao’da müze yapıldığı zaman, 100 milyon dolar gibi bir maliyeti vardı, ama 2 yıl gibi bir süre içinde yapılıp, kendini finanse ettiği gibi, kentte de yeni bir dönüşüm başlatmış, hatta ekonomisine “Bilbao Efekt” diye koymuşlar, bu yapının böyle kent içindeki birtakım dinamikleri harekete geçirmesini. Başkan böyle bakmıyor, çünkü onların mesaj vermek istediği veya yaslanmak istediği kültürel taban, farklı bir taban.

Bu konuyu biz tüm mimar arkadaşlar konuşurken, şöyle bir proje geliştirmeye karar vermiştik, buna geçen dönem Ankara Şubesi de, Serbest Mimarlar Derneği de katılmıştı. Biz mimarlar, kente mimarca bir perspektif sunabilir miyiz? Şöyle bir proje geliştirmeye çalışmıştık: Bu yarışma değil, kim neyi yapmak istiyorsa, ulaşım sorunlarına değinmek isteyen, ulaşım sorununa, kentin yeşil sorununa değinmek isteyen varsa, bahçe duvarları bile problemdir, onun üzerine değinmek isteyen buna ve sonuç olarak, herkes yaptığı ürünü bir forumda tartışacaktı, yani “ben şöyle düşünüyorum, kente böyle bakıyorum, perspektifim bu” diye. Sonuçta da, kente, özellikle belediye başkanlarına başka bir perspektif sunabilir miyiz? Dediğim gibi, ulaşımdan detaya kadar, bir çok alanda. Mesela, Eskişehir Yolu bence ciddi bir problemdir. Aslında Ankara’nın eski makro formu, 1999, İstanbul Yolu üzerine kentin lineer gelişmesini planlayan bir makro formdu. 2005 Planında Eskişehir Yolu’na doğru da gelişmeye başladı. Daha önceki, 1999’a veya 1995’lere kadar geçerli olan Ankara’nın master planı, birdenbire tüm plan hedeflerini değiştirmiş oldu. Bunun gibi, bizim öngöremeyeceğimiz şeyler olabilir, çünkü kent çok değişken, kentin dinamikleri bizim kurgularımız dışında gelişiyor. Ancak makro alandan detay alanlara kadar bir sürü problemleri var. Bunları ortaya koyup, tartışmak lazım. Hatta bu ütopik tasarımlara da imkân vermeli, yani insanların hayalleri, belki bizim güdülediğimiz şeyler olmayabilir; yani bizim korunmasını önerdiğimiz bir alan üzerine bambaşka perspektifler olabilir. Örneğin, Corbusier’nin Paris için bir tasarımı vardır. Bilirsiniz, bloklar, kentin üzerinde yürür, aslında Corbusier Paris’in yok olmasını hedeflemiyordu, onun sunduğu, gelecekte trafiğin kentleri ne şekilde biçimlendireceğine yönelik bir uyarıydı, bir öngörüydü. Bu anlamda belki, beklenmedik öngörüler de gelebilir.

Belki, böyle bir forum ve bir kent üzerine hayaller, enerjiler sunulduğu ve bunların tartışıldığı bir ortama dönüşebilir diye düşünüyorum. Çünkü, burada her konuda proje bazında enerjiler veya fikirler beklenmiyor, değil mi? Beklenen şeyin bu olmadığını düşünüyorum. Benim beklentim, bizim kente mimarca bir sunuşumuz olmalı. Kentin yönetimi bizim dışımızdadır. Kentin yönetiminden kastım, belediye başkanı değil. Mesela, hatırlatayım: Bundan 7-8 sene önce biz Ankara’da atık çöplerimizi ayırıyorduk, ayrı poşetler vardı. Son yıllarda kalktı bu, artık yapılmıyor,onun yerine kâğıtçılar var, onlar topluyor, ciddi bir sosyal hizmet görüyorlar, belediyenin yapamadığını onlar yerinde yapıyorlar. Bir şeyi birisi yapmayınca, birisi o boşluğu dolduruyor. Bu anlamda kentin yönetimine de öneriler gelebilir. Biz mimar olarak kente bakışlarımızı sunmalıyız diye de düşünüyorum. Mesela, ben “Yaşasın Kentler” Yarışmasına benzer bir şey olabilir diye bekliyordum. Ama benim dediğim gibi, bir sonuç orada çıkmadı. Orada mesela, Tülin Hadi’ler “plug and play” diye bir kavram üzerinden konuştular, onlar daha entelektüel ve çok daha detayda ürünler. Mesela, kentin makro formu üzerindeki öneriler, bu derecede tanımlı şeyler değildi.

HASAN ÖZBAY- Mesela, biz bunu “acaba okullarla beraber workshop’lar halinde yapabilir miyiz, nasıl geliştirebiliriz?” diye tartışmalıydık. Belki, Odanın veya bu tür kurumların sadece altyapı çalışması olabilir. Bunun yayına dönüşmesi önemli, çünkü bir şey kalıcı olduğu zaman o dönüşüm sağlanabilir, bu tür fikirlerin sergilenmesi ve tartışılması önemli ve bunu da açık mekânlarda yapmak önemli.

ALİ ULUSOY- Şimdi şöyle yapabilir miyiz: Üst ölçekte Ankara’ya uygun bir senaryonun tartışılması lazım. Bunun için Sedvan hocamın söylediklerine katılıyorum. Konu başlıklarıyla deminden beri sıraladığımız ve üstünde yoğun olarak tartıştığımız ve bugüne kadar ciddi üretimlerin olduğu birtakım konu başlıkları var, yani onları biz masaya yatırabiliriz, onunla ilgili bir engel yok. Yani bir Havagazı Fabrikası, hocam onları vurguladı, Papazın Bağı, Çal Dağ, AOÇ ne olacak ya da yarışmaya çıkmış, Ulus tarihi kent merkezi, Ankara Kalesi, Hamamönü planı yapılıyor. Mesela, buna ilişkin, çünkü bu süreçler de devam ediyor. Hacıbayram’ın arkasında, Bentderesi’nde Melih Karaaslan’ın ölmeden önce yapmaya çalıştığı bir proje var, ne aşamada bilmiyorum. Açıkçası bunu bizim tekrar gündeme taşıyıp, tartışmamız lazım. Ulus kent merkezi diyoruz, bunun içerisinde Hal binası var, Modern Çarşı’nın yıkılması, yeniden yapılması ya da mevcut haliyle kullanıma devam etmesi öngörülüyor, Gökçek’in Ulus’ta yapmaya çalıştığı bir şey var, “turizm merkezi yapacağım, buraları yıkacağım” diyor. AŞTİ yarışmaya çıktı, ama şimdi orada başka bir proje yaptı, eski gar alanını söylüyorum, şimdi orada başka bir şey var. Yarışma diyoruz, önemsiyoruz, “yarışmaya çıksın” diyoruz, bir tarafta da yarışmalardan ona başka bir şey uygulanıyor; bunu tartışmaya açabiliriz. AKM alanının, bu bütün olarak ele alınması lazım, o bir kültür aksı, oradan başlayıp, Ankara Kalesi’ne kadar devam eden, Ulus’u da kapsayan bir alan. Burada yeniden belki tartışılıp, gündeme taşınması gerekiyor. Kamusal alanların kamusal kullanıma açılmasıyla ilgili sizin önerdiğiniz şeyler var, onlar belki tartışılabilir. Bütün bunlarla birleştirip, üst üste koyup, bunları tekrar tartışmaya açıp, buradan bir yere gitmek. Bu tartışmaya açmak derken, hem meslektaşlarımızı bu süreci içine dahil etmek, hem de yerel yönetimleri bu sürece dahil etmek.

Bir de, daha somut, yani Hasan’ın söylediğiyle belki birleştirip, söyleyeceğim bir şey var: Geçenlerde Kent Konseyi Toplantısında da söyledim. Mesela, Mimarlar Odası Konur Sokak No 4’te yıllardan beri oturuyoruz, bu sokağı da çok yoğun kullanıyoruz. ama her gün de bakıyoruz, burada bir yığın uygulamalar yapılıyor ve bunu yapan da yerel yönetimler ya da kullanıcılar. Bakıyorsunuz, binanın cephesinde ertesi gün bir şey görüyorsunuz, birisi bir şey yapmış. Bütün yapılanlar, bugüne kadar gördüğümüz ve rahatsız olduğumuz bu uygulamalar, çok plansız ve programsız yapılıyor. Birisinin aklına geliyor, işte Belediye Başkanı Fen İşlerine diyor ki “şu Karanfil Sokak’ın girişindeki merdivenleri bir yapın” Çok yakın zamanda olduğu için söylüyorum. Oraya iki tane arkadaş iyi niyetle geliyor -mesleği nedir bilmiyorum, büyük ihtimalle inşaat mühendisidir- yanına da üç tane usta alıyor, “hadi şurayı düzenleyelim” diyor. Proje yok, bir öngörü yok, bir tasarım yok, bir şey yok, sonra da düzenliyorlar ve bunu da kente kazandırdıklarını zannediyorlar. Dolayısıyla, şöyle bir şey yapabilir miyiz: Mesela, şuradan başlasak, Mimarlar Odasının bulunduğu Konur Sokak’tan, Karanfil’i de içine alan, nasıl olmalı bu sokak, bu binaların cepheleri nasıl olmalı, renkleri nasıl olmalı? İstanbul’da galiba önümüzdeki hafta açılacak, “Cezayir Sokağı” diye bir sokak yaptılar, kafelerin olduğu, bina ceplerinin renklendiği, çiçeklerin filan olduğu bir sokak düzenlemesi. Bunu da desek ki, mesela, Gazi ve Orta Doğu Teknik Üniversitesinin üçüncü sınıf öğrencilerinin birinci sömestr proje konusu olsun. Çocukları da alsak, atölye çalışması gibi, burada böyle bir çalışma yapsak, bunu da ilan etsek. Belediyeye, kullanıcılara, bu sokaktakilere, kitapçılara, kafelere, kim varsa, ilan etsek, assak, sokakta sergilesek, insanların görüşlerini alsak. Bir proje modeli, yani proje demokrasisi, hani yerel yönetimlere de model olsun diyoruz ya, bizim derdimiz de bu. Birlikte tasarlayalım, birlikte konuşalım diye.. Bu üstgeçitler, altgeçitler, buna bağlı olarak, Güvenpark’ı bir proje olarak ele alsak, öğrencilere burayı tasarlayın desek, ya da mimarlara eskizler yapın desek. Böyle bir şeyi sanki yapabiliriz gibi gözüküyor, bir örnek model de olabilir. Şu sokağı düzenlediğimizi düşünün, böyle bir katılımcı modelle hoş şeyler de çıkar. Öğrenciler de burada çalışsınlar, buraları kullansınlar, Konur Sokak No 4’ü kullansınlar, bizlerle konuşsunlar, tartışsınlar, buradaki kitapçılarla konuşsunlar, halkla konuşsunlar; böyle bir projeyi başlatabiliriz.

SEDVAN TEBER- Burada hakikaten bir kere kesinlikle Melih Gökçek’ten kaynaklanan özel olarak bir sorun var. Nedir? Her şeyi kendisi, hatta kendi evinde diyeyim, yani yakınında birileriyle danışarak yapıp yapmadığını da bilmiyorum, demokrat olmayan, katılımcı olmayan yöntemle yapıyor. Ben çok şahit oldum, İmar Dairesinin haberi olmayan durumlar çok sık oluyor.

Bir de, demin sözü edilenlerin hepsine katılıyorum. Nedir? Vakti zamanında belediyenin eline bırakılmış olsaydı, bu kamu kurumlarının koruduğu ya da üstüne bastığı ve dolayısıyla koruduğu yerler kaybedilmiş olacaklardı; ona da katılıyorum. Ama bunların hepsinin acaba bu çerçevede bir şeye dökmek mümkün olur mu? Bir plan elde etme, planı koruma, planı sahiplenme, plana katkıda bulunma süreci nasıl geliştirilmeli?

Şimdi öyle olup olmadığını bilmiyorum, ama 15-20 sene evveline kadar, Paris bir bölge olarak ele alınıyordu. Merkezi yönetime ait bir planın -yakın zamana kadar bizde öyleydi- kararını onlar veriyorlardı. Paris zaten kendi içinde yaklaşık belki 80, belki de daha fazla belediye var. Yani bizdeki süreçte büyükşehirin yaptığı işi kamu yapıyordu. Kamunun yaptığı planı diğer belediyeler geliştiriyordu. Bizdeki Büyükşehir ve çevre belediyeleri gibi. Bizim niyetimiz kötü diye düşünüyorum. Mesela, Madrid Franco’dan sonra “arkadaş, biz böyle bir plan yapacağız” diye bununla ilgili bütün dokümanları halka kitapçıklar halinde dağıtmıştı. Nüfusun ne kadarına ulaştığını bilmiyorum, ama ta bizim elimize kadar da geldi.

Bizde şimdi 50 binlik gelişme planı yok. Gelişme planı gizli, ulaşılması mümkün değildir, nerede ne gibi bir gelişmesi olacağı belli değildir, altyapı ve ulaşım, diğer şeyler nereden geçecektir, belli değildir. Bu çerçevede acaba planlamanın daha açık olması için bir şey yapılabilir mi? Gürtuna döneminde, İstanbul’da 500 proje yapıldı, “sayıyı tutturacağım” diye zorlayaraktan ama bunlar ortamı hareketi geçirdi. Çevrede üniversiteler, ilgili adamların çoğu bunlarla ilgilendi. Adam bunları internetten de yayıyor, yani herkesin ulaşması mümkün. Burada ise, hiç öyle bir şey yok, yani bütün tasarruflar Belediye Başkanının kafasında gelişiyor ve gerçek oluyor. Özel bir Ankara durumu. Bu kırılır mı, kırılmaz mı, hakikaten uğraşılsa, davet çıksa, anlaşılır mı, anlaşılmaz mı, uzlaşılır mı, uzlaşılmaz mı; bilmiyorum.

Bu çerçevede bir başka şey daha olur mu? Planların askı süreleri deniliyor, hiç kimse bilmiyor. Aynen Çal Dağı’nda olduğu için söylüyorum. Bu planları, madem şimdi bir internet gibi bir yayma aracı var, internete koy, herkes ulaşabilsin. Bunlar herkesçe en azından önce bilinir, sonra da müdahale edilebilir, interaktif olabilir bir yönteme gidebilir mi? O kadar büyük ölçekte şeyler var ki, AOÇ gibi, binlerce hektardan söz ediyoruz, sonra çok küçük alanlardan da söz edebiliyoruz. O yönde de bir şeyler yapılabilir mi? “Yapılabilir mi?” dediğim, burada biz bir şeyler söylüyoruz, sonra böyle kademeler mi oluşturmalı? Genel olarak bunun elde edilme süreci, planla ilgili, bölgelerle ilgili, belediyelerden ya da sonunda Konur Sokak’a kadar inen kademeler. O karışıklığın içinde, bazen Konur Sokak’tan söz edip, aniden AOÇ ya da bütün yeşil alanları konuşuyoruz, sanki bir ölçek karmaşası oluyormuş gibi bir durum var. Ben hep sonunda bu senaryoyu nereye, hangi kalıba dökmeliyiz veyahut bu kalıbın içinde ne gibi kademeleri olmalı diye düşünüyorum.

NURAY BAYRAKTAR- Aklıma şöyle bir şey geldi: Bugün bu tartışmalar hep üst başlıklar altında süren tartışmalardı. Acaba bunları hakikaten - hepimizin herhalde önerisi sonuçta oraya geliyor- birtakım proje başlıkları altında gruplayıp da, mevcut duruma ait gelinen noktayı ifade etmek anlamında, belli konuların tarihçelerini de çıkarsak. Bu proje başlıkları çıktıktan sonra, onun modelini örgütlemek üzere çalışsak; buna öğrenci projeleri de dahil olabilir, sizin söylediğiniz forumlar da dahil olabilir. Sonra onların sergilenmesi gibi bir süreç olabilir. Bunlar etap etap gidecek çalışmalar. Bültenin bu sayısında herhalde bu tartışmaları bir şekilde aktarıyor olmamız, bundan sonraki sürece ilişkin de, belki Odanın böyle bir çalışma programını örgütlemesi, bunu sistematik hale getirmesi gibi bir önerimiz yer alabilir ya da bunu buradaki grup birlikte yapabilir. Ama alt ölçeğe kadar inen -senin Konur Sokak için söylediğin öneri de bunun içerisinde- bir modeli örgütlemeye de ihtiyacımız var. Bu ilk başta hakikaten forum gibi geliyor bana da. Yöntemi nedir, onu şu anda bilmiyorum. Belki, sizin tartışmalarınız buna bir yol gösterici olacak. Orada süren tartışmaları buraya dahil edebilirsek, yöntemin örgütlenmesini de birlikte başarabiliriz. Ama gene, üst ölçekten alt ölçeğe kadar inen bir bütün içerisinde hepimizin yer aldığı bir süreç olmalı.

HASAN ÖZBAY- Bir fikir olacak, görselleşmiş bir fikir, daha sonra o kişi fikrini ortama sunacak ve orada tartışılacak.

NURAY BAYRAKTAR- İşte o fikrin oluşmasının ön aşamasını nasıl kurgulamıştınız?

HASAN ÖZBAY - Biri, üniversitelerle beraber, bu konuda Bilkent, ODTÜ, Gazi “katılırız” demişlerdi, ama organize edilememişti. Ama onların mekânlarını kullanarak, mesela bir hafta sonu bir araya gelip, görüş ortaya atmak modellerden biriydi. Bu tabii katılımı garanti etmek içindi.

İkincisi ise, diyelim siz, “benim böyle bir fikrim var” deyip, bunu evinizde, büronuzda, mekânınızda yapıp da ortama sunabilirsiniz. Bir yandan da ODTÜ’nün Konut Araştırma Bölümü, bir kere yapmışlardı, orada insanlar sunmuşlardı ve tartışmışlardı. Onun modeli gibi olabilir. Burada önemli olan, katılımı çoğaltmak ve çeşitli yerlere kanalize etmek. Tek bir noktaya değil de, kentin çeşitli alanları üzerine fikirler üretmesini sağlamak. İşin en üzerinde örgütlenmesi gereken noktası bu. Çünkü, katılana para vermeyeceğimize göre, yarışma gibi yapılması motive eder ya, burada olmayacağı için, bunun belki yayına dönüşmesi, kamuya duyurulması, sergilenmesi gibi şeylerle zenginleştirmek gerekir. Buna başka kamu kuruluşları, başka sivil toplum örgütleri kim varsa, katılabilir diye düşünüyorum.

NURAY BAYRAKTAR- Ben burada bilgi vereyim: Melik Gökçek’in adı çok geçti. Aslında bizim bu bülten için kurguladığımız bir başka durum da, Melih Gökçek’le yapılacak bir görüşme idi. O hâlâ gündemde, yani biz bir yandan kendi senaryolarımızı tartışırken, bir yandan da yerel yönetim yöneticilerinin bu konudaki senaryolarını kendilerinin ağzından aktarmayı hedeflemiştik. Onu yine zorlayacağız, öyle bir şeyi başarabilirsek, belki bu ilişkilenmenin de bir ilk adımı olabilir gibi geliyor.

Bir de, benim aklıma başka bir şey de geldi: Belki, bu tartışmaları, ön yazıyla, Ankara üzerine tartışmalar anlamında yerel yönetimlere göndermek olabilir. Bu usul olarak nasıldır bilmiyorum. Dergiyi de gönderebiliriz, metin olarak da daha uzun metin, gerçi okurlar mı bilmiyorum. Bütün belediyelere, yerel yönetimlere göndermek bir yöntem olabilir diye aklıma geldi. Hakikaten belki sonraki aşamalar için, bunlar da bir araç olabilir, siz yapıyorsunuz, ama biz başka şeyler tartışıyoruz gibi.

GÜLNUR GÜVENÇ- Benim bir önerim olacak: Bu bültende “Ankara Senaryoları” temalı üç sohbetin derlenmiş sonuçlarını koyacağız.  Bütün sohbetlerin genel konusu “hangi kapsamda problemlere nasıl bakmalıyız, nasıl bir senaryo?” üzerine gelişti. Bu toplantı için aslında öngördüğümüz lokal çözüm fikirleri ve önerilerdi ancak o çözümlerin ortaya çıkmasını nasıl örgütleyeceğimizi konuştuk. Belki, Eylül Bülteninde dosya konusunu “Ankara Projeleri” olarak belirleyip; burada sözün geçen senaryolara ait mekan ve alanları, her birine bir dosya hazırlar gibi, onların özet bilgilerinin, bütün o projelerle ilgili sahip olduğumuz bilgi ve çalışmaların tümünü bir araya getirebiliriz. Bütün mevcutların yer aldığı bir hazırlık belgesi gibi ele alınabilir Eylül Bülteni.

Bir de, Ekim ayında Mimarlık Haftasında “Ankara Mimarlık Günleri” planlıyoruz  ve onun içeriğini oluşturmaya çalışıyoruz. O hafta boyunca Ali beyin önerdiği, bu yarışmayla elde edilmiş veya yaptırılmış, onaylanmış, onaylanmamış çeşitli Ankara’nın önemli projelerini sunuşlar halinde her gün bir sunuş olarak şey örgütleyebiliriz. Hem de Hasan’ın önerdiği, zaten Bültende de hazırlık dokümanlarının olacağı noktasal sorunlara ait atölye çalışmalarını paralel olarak yaparız. Ankara’nın söküklerini dikmek falan gibi medyatik bir isim de konulabilir bu etkinliğe. Bütün bunlardan çıkacak birikimden de, Semra’nın önerdiği, master plan elde etme yarışmasına doğru gidilebilir.

HASAN ÖZBAY - Bu bahsettiğiniz, Gökçek’le röportaj olacak mı? Geçen dönem, Melih Gökçek her türlü ilişki kurma talebini reddetti. Aslında röportaj belki bu iş için kullanılabilir, fakat başka şeyler de yapılabilir: Ne yazık ki, İzmir Belediye Başkanı da vefat etti, İstanbul ve İzmir’den de görüşülerek, “onların kente yönelik perspektifleri nedir?” deyip, Belediye Başkanını bu anlamda “sen niye bu işin içine girmiyorsun?” anlamında da teşvik edebiliriz. 1980’li yıllarda Turgut Özal’ın Başbakan olduğu dönemde, biz Bayındırlık Bakanıyla Mimarlık Dergisi olarak bir röportaj yapmıştık. Ondan sonra Ulusal Serginin Ödül Törenine kadar geldiler, hatta Turgut Özal “Mimarlık Kanununu hazırlamamız gerekiyor, siz bir çalışma yapın” dedi ve hiçbir çalışma olmadığı için bir şey yapılamadı. Yani bazen de, o tür taleplerin gerisinde kalınıyor. O yüzden önce davranmakta fayda var ve başka kanalları belki zorlamak gerek, mesela Mimarlar Odası gidemiyorsa, dergi gidebilir.

NURAY BAYRAKTAR- Onu söylüyorum, yani biz gene o ilişkiyi bir şekilde sağlayalım.

HASAN ÖZBAY- Ankara dışında hiçbir kentte belediye başkanının, bu kadar Mimarlar Odasından uzak durduğu bir örnek de yok. İzmir’deki ilişkiler farklı, İstanbul da farklı. Yalnız aykırı bir şey söyleyeyim: Bu kentle ilgili baktığınız zaman, şunu kabul etmek lazım ki, kenti oluşturan şeylere rağmen, rantı kaldırdığımız zaman kent olmuyor. Fakat biz mimarlar buna bakmıyoruz. Bakın, buraların, bu mekânların gökdelenlerle oluşması bile çok kısa bir süre içinde olmayacak şeyler değil. Burada biz mimarlar her zaman her şeyi belirlemiyoruz. Ancak mesleğin özünden gelen bir şeyle bunu belirlemek istiyoruz, ama karar erkleri de her zaman mimarlarda, plancılarda olmuyorlar. Mesela, İstanbul’da baktığımız zaman, Ankara’yla karşılaştırınca, kentin bir sürü yerinde farklı merkezcikler var ve bunlar yaşıyorlar. Ankara hâlâ böyle tek merkeze bağlı bir kent. 4 milyon az değil, Berlin’in de nüfusu aşağı yukarı 4 milyon, ama Ankara hâlâ bir metropol kent modeline dönüşemedi. Bunun bir nedeni de galiba, kentin böyle üst üste yığılmış olmasından kaynaklanıyor. Bakıyorsunuz, İstanbul’da bir sokak 300 yıldır, 500 yıldır kullanılıyor, yani üst üste bir sürü şey katman katman eklemlenmiş. Burada öyle katman katman eklemlemeler yok. O yüzden zaman içinde biraz yoğunlaşmaktan korkmamak gerekiyor. Yoğunlaşmak, emsalin, KAKS’ın artması anlamında kastetmiyorum, yani hayatın, konuların yoğunlaşması, üst üste gelmesi. Kentsel dinamiklerle bütün yoğunluklar rant sağlıyor. Mesela, ben Ankara’daki ayrık nizami yapılaşmanın bile, bunu bir parça engellediğini düşünüyorum, çünkü sokak dağılmaya başlayıp da, o yoğunluğu oluşturmaya başlayınca, o hareket sağlanmaya başlıyor. Mesela, Tunalı Hilmi’de oluşuyor da, buralarda biraz daha zorlukla oluşuyor. Biraz böyle kentin, Ankara’nın yaşantısının yoğunlaşmaya ihtiyacı var. Ama bu bizim kontrol edeceğimiz bir şey değil. Olacak bu, bundan da korkmamak gerekiyor.

SEDVAN TEBER- Ben de aksine bir şey söylemek için söz alayım: Bu rant dağıtılıyor, ama mesela Fransa’da rant herhangi bir tarafa gitmesin diye, alanı çeviriyorlar, “burada rant artışı bitmiştir, bütün satışlar, alışlar benden geçecektir, bu alanın düzenlemesini ben yapıyorum” diyorlar. İyi tarafı, bir seferde yapıyorsunuz, onu hayata geçiriyorsunuz, rant kamuya dönüyor. Biz ona geçer miyiz, geçmez miyiz; bilmiyorum. Ama öyle umutlarım da var. Nedir? Herkes şimdi kamulaştırma bedellerine itiraz ediyor ve sanıyorum, milyon dolarlara kadar gelebilecek. Avrupa mahkemelerinden milyon dolarlık bedelleri almaya başladılar. O zaman belki kamu der ki, “arkadaş, bir yeni yasa çıkartalım, hiç olmazsa, bunları vergiye bağlarız”

Ama şunda çok haklısın, ben de onu diyorum; rantı eşit dağıtacağız diye mümkün olduğu kadar aynı düzeyde, belli bir yerlerde vurgulamadan alanlar yaratıyoruz. Şimdi mesela belediye kişi başına 150 hektar filan bir hesaptan gidiyor. Bütün Ankara’da her yerde bu var, uygulamaya geçtiği zaman da ayrıştırmıyor, hep birbirinin benzer şeyler çıkıyor, ayrık nizamlar oradan çıkıyor. O yönden de kamunun rantı denetleyecek mekanizmaları olmalıdır. Bunların hepsi ileride planlamaya dönük. Daha ne kadar kaldı, Ankara bu kadar genişledikten sonra ne kaldı bilmiyorum, ama geçen gün burada, “400 bin konut fazlası var” gibi konuşuldu.

 Fakat şehir böyle dağıldı gitti, herkes kendi kıyısında, köşesinde, merkezi yok, planlanmış bir şeyi de yok,. Bu saatten sonra olur mu olmaz mı bilmiyorum, ama gene de sökükleri dikmek meselesinde belki bir şeyler bir araya gelebilir, bir şeyler olabilir.

HASAN ÖZBAY- Bence, bundan sonra kentin yayılmasını önleyip, kentin bu yayıldığı sınır içindeki gelişmesini yönlendirmek lazım. Dediğiniz 400 bin konut büyük ihtimalle spekülatif bir şey, yani insanlar paralarını artırıp konutlara yatırıyorlar. Onların getirdikleri kira geliri filan da çok düşük, yani aslında fizibıl yatırımlar değil. Ama buna karşın mesela Şevki Vanlı’nın bir projesi vardı, Ankara’nın yaklaşık 30 kilometre dışında bir rekreasyon alanı yapmaya çalıştı ve kent bunu beslemedi. İstanbul’da insanlar, hafta sonu İznik’e gidiyorlar veya her gün 60 kilometre yol yapıp, gidip geliyorlar. Ankara büyük kent davranış biçiminde değil, hâlâ bir merkeze yoğunlaşmış bir küçük kent davranışı içinde. Bunu da korumak istiyor, bir yandan da büyük kent olmak istiyor, ama ikisi de olmuyor.

SEDVAN TEBER- Böyle bir kuzey-güney ayrımı, fakirler, zenginler, güneydekiler için öyle, fakat bunlar böyle yağ ile su gibi hiç birbirine bulaşmıyor. İstanbul’da bu böyle değil, Boğaz gibi bir yer, herkese açık. İstanbul’un böyle bir şeye müsait bir yapısı var.

HASAN ÖZBAY- Yalnız, burada bizim de şöyle hatalarımız var: Mesela, İş Bankasının merkezinin İstanbul’a taşınmasına yerel yönetimler müdahale etmeliydi. Biz Ankara’da kurulduk diye ortaya çıkıyorlar, sonra merkezi taşıyorlar. Hatta Merkez Bankası bile merkezlerini İstanbul’a taşımayı düşünüyor. Halk Bankası burada kaldı. Vakıflar, galiba o da taşınmaya düşünüyor. Yerel yönetimlerin, bu tür şeyleri merkezde tutmak için çaba göstermesi lazım. Bunu tartışmak lazım aslında. Mesela, olimpiyatlar denilince akla İstanbul’a geliyor, UIA Kongresi deniliyor akla İstanbul geliyor. Tabii, İstanbul pazarlanabilir bir kent gibi gözüküyor. Expo denildi, hemen dönemin bakanı İstanbul’u sundu. Formula pisti denildi, bütün yatırımlar İstanbul’a gidiyor. Ankara bu anlamda yavaş yavaş İstanbul’un taşrası olma pozisyonuna doğru gidiyor, yani buna engel olmak gerekiyor. Benim kentteki yoğunlaşma, kentteki hayatı zenginleştirmekten kastettiğim şeylerden biri de bu.

NURAY BAYRAKTAR- Belki, bu rant kavramını da bunlarla ilişkilendirerek, tartışmak lazım.

HASAN ÖZBAY- Elbette, sadece ticari bir rant da olmak zorunda değil, yani hayatın yoğunlaşması da bence bir rantı beraberinde getiriyor.

SEMRA UYGUR- İstanbul’a gittiğimizde, hepimiz koşa koşa gidiyoruz, çünkü İstanbul’a gittiğimizde, yapabileceğimiz, gidebileceğimiz, gitmeyi arzu edeceğimiz sayısız, sonsuz seçenek var.

SEDVAN TEBER- İstanbul Türkiye’nin eğlence merkezi.

SEMRA UYGUR- Tabii, topografyasının, doğal güzelliklerinin ve kültürel, ticari rantının yoğun olması. Ankara ise, topografik zenginliklerini giderek yitiriyor, yanlış imar planlarıyla da yitiriyor. Sanat festivalleri İstanbul’da oluyor. Ankara’da olanlar, o zenginlikte olmuyor. Hasan’ın dediği çok doğru, yerel yönetimlerin Türkiye’ye ikinci bir eğlence, ikinci bir gidilmek istenen bir yer oluşturacak rantı, gelişmeyi sağlıyor olması lazım; yoksa meslek alanında Ankara-İstanbul var, ekonomik alanda da Ankara-İstanbul çelişkisi, çekişmesi var. Bunu yarışa döndürerek, buranın da alternatif bir kent olması için birşey yapmalıyız.

NURAY BAYRAKTAR- Aslında bu söylemde de çok dikkatli olmak gerekiyor. Herhalde Gökçek’in tasavvurlarıyla çakışabilir bir şeye geliyor bu. Ankara’nın turizm merkezi olması gibi öngörüsü var ya, yani belki hakikaten onu doğru temellere oturtacak söylemler üzerinden o ilişkilenmeyi kurmak gerekiyor, yani kendimizi dışında tutarak ya da yerel yönetimi bu söylemin dışında tutarak değil de, ortak bir noktaya gidilebilirin mesajını da vermek gerekiyor.

SEDVAN TEBER- Hayal görüyor, turizm merkezi, işte Özal döneminde 5 turizm noktamız oldu. İki tanesini açtık, üç tanesi duruyor, Hattat oteli açamıyor, yani talep yok. Nerede böyle 3 bin yataklı ihtiyaç, yani bunlar hep ölü yatırımlar. Öyle şeylerin gerçekleşeceği de yok, ama çareyi onda arıyorsa, üç tanesine hak verilmiş olmasına rağmen, geliştirilmedi. Ama hakikaten, bu belki yalnız Ankara’nın becereceği bir şey değil. Kapadokya’yı katıp, 50-100 kilometre içinde çok şeyler bulacaksınız, yani iyi noktalar. Ankara kendi değerlerini kullanamıyor ki.

NURAY BAYRAKTAR- Gölbaşı da bir potansiyel, Gölbaşı hiçbir şekilde Ankara ile ilişkilenemiyor.

SEMRA UYGUR- Ankara’nın aslında tarihi değerlerini hiç koruyamıyoruz. Ankara aslında bir Roma kenti, Ankara bir Frig kenti, biz bunları koruyamıyoruz, bunu anlatamıyoruz. Merih Karaaslan’ın yaptığı yerin arkasında bir Roma yolu çıkıyor, ama kimse onu görmüyor.

SEDVAN TEBER- Roma yolunu 1940’larda buluyorlar, her şeyi de çizilmiş, ama kamu da sahip çıkmıyor. Merkez Bankası onun üstünde, yolun üstüne geldi kondu, kocaman binalar yaptılar.

SEMRA UYGUR- Ankara’ya nasıl bir ruh biçiyoruz? Bu Ankara’nın tarihiyle, Cumhuriyetin başkenti oluşuyla, oluşturacağı diğer rant aktiviteleriyle, bütün bir kent olmak durumunda. Şu anda Ankara’yı tanımladığımızda, memur kenti, Ankara’da sabah işine giden, akşam evine gelir. Akşamını, hafta sonunu değerlendirecek yer bulamaz, bulsa da parası yoktur; böyle bir kent izleniminde. Ankara’nın bir anlamda ekonomik olarak da zenginleşmesi, bu kentsel dönüşümle birlikte hedeflenmeli. Zenginleşmedikçe de, bunlar yaşamaz, gelir düzeyinin de artırılması, belki Ankara’nın etrafının iş alanlarıyla da çevrilmesi lazım, çünkü iş, ekonomik dönüşüm olmazsa, salt kamuyla bir kenti büyütemeyiz aslında.

ALİ ULUSOY- Kentin zenginleşmesi, merkezi idarenin yapacağı yatırımlarla olsun diye beklersek, olmuyor bu, gerçekleşmiyor. Yerel yönetimlerin bir işlevi de bu olmalı. Kentin bu anlamda; yatırım alanlarının belirlenmesi, önünün açılması, çoğaltılması, insanların refah düzeyinin yükseltilmesi konusunda da bir çaba sarf etmeli. Öbür tarafta, İstanbul’la mukayese ettiğinizde, Ankara’da ciddi potansiyeller var. Konuştuğumuz konu başlıkları, yani tarihi anlamda, doğal güzellik anlamında ciddi potansiyel alanları var. Bunları doğru dürüst planlayıp, ortaya çıkarabilirsek, kentteki insanlar olarak, kurumlar olarak, belki o şeyi de beraber getirecektir. Turizmi artıracak, kullanımı artıracak, sosyal refah yükselecek ve kültür belki buraya kayacak. O nedenle bizim mesela, bu tartışmalarımızdaki konu başlıkları bir anlamda da onların açığa çıkarılması, ilgili projelerin geliştirilmesi, üretilmesi, buna bir katkı sağlayacaktır.

SEMRA UYGUR- Yani Ankara’da adam gibi bir salonumuz bile yok. Kongreyi niye kongreyi İstanbul’da yapıyorlar?

SEDVAN TEBER- Aslında AKM gibi bütün yarışmalarda o var. Programlar iyice oluşmadan çıkartılıyor yarışma. AKM’nin programı kötüdür, mimara verilmiş program kötüdür, işletilmesi gibi bir şey düşünülmemiştir. Halbuki, böyle bir şeyi yaptığınız zaman, sürekli nasıl işletileceğine bakaraktan da programı oluşturmanız lazım. O yok, yani bütün kültürel anlamdaki yarışmalarda bunlar var diye düşünüyorum.

SEMRA UYGUR- Mesela, metro hatları oraya çıkmaz, pas geçer onu. Halbuki, öyle yatırımların altından geçirin. Mesela, dördüncü bölgede yaptığımız yerin dibinden geçiyor metro, ama durak yok; o da başka bir problem. Kent ulaşılmadığı zaman, siz bir yere ne yaparsanız yapın, dünyanın en iyi yatırımı yapın, işletmesi baştan ulaşımla geliyor, önce ulaşılacak, kullanılacak ki, sonra da o işletme bitsin. Ama bizde bugünkü yatırımlar da, özellikle kamu yatırımları olduğu için, kamunun yaptığı yapıyı nasıl işleteceğine dair en ufak bir bilgisi yoktur.

HASAN ÖZBAY- AKM’nin üst katı modern sanatlar galerisi olarak kullanılacak bir salondur. Bunun için de orada organize olması lazım ve en azından kendi koleksiyonunu kurması lazım, bu işi yapmıyorlar ki, fuar diye kullanıyorlar. O yüzden binanın işletmesi ayrı bir problem.

SEMRA UYGUR- Şimdi mesela, o dördüncü bölgede müze var, biz müze yapıyoruz.

GÜLNUR GÜVENÇ- Dördüncü bölge neresi?

SEMRA UYGUR- Adliyeyle mevcut konser salonu arası. O demiryolu hangarları var ya, restore ettiğimiz yer. Burası Çağdaş Sanatlar Müzesi olacak. “Bütün müzelerin arşivlerinde, sayısı bilinmediği kadar eser var. Burada Türk Ocağını kullanıyorlar ya, müze diye, onda sayısını bilmediğimiz kadar eser var ve bunlar o şartlarda korunmuyor, bunlar çürüyor. Biz bunları getirip, burada sergileyeceğiz” diyorlar, ama bunu da yapamıyorlar. Çünkü, onları farklı konseptler içerisinde dönüşümlü sergilemeyi planlıyorlar. Mesela, bu nasıl kullanılacak? Biz 50 defa dedik ki, “burayı nasıl kullanacaksınız? Buranın kuratörleri kim olacak, ne yapmak için bunları yapıyoruz ki, ona göre doğru bir şey yapalım” 4 senedir biz proje yapıyoruz, inşaat yarıda, ama bir şey yok. “Kamunun işletmeye yönelik bir davranışı yok” demek için örnek olarak söylüyorum.

ALİ ULUSOY- Planlama artık yok, yani bir kentin geleceğine dair planlama diye bir şey yok. Birisi akşam bir şey düşünüyor, aklına bir proje geliyor, diyor ki “ben şuraya Airbus uçağı konduracağım” Dolayısıyla, kentin böyle bir planlamaya ihtiyacı var. Ulaşım meselesi de öyle, yani senin söylediğinle ilgili. Bununla ilgili bir şey yok. Ankara’nın bir ulaşım planı var, ama kimse buna bakmıyor, yani herkes “metro şuradan geçsin” diyor, ikinci etabını şimdi yapıyorlar, ne olacağı da belli değil, öyle bir şey başlatılıyor, yarın o kalacak öyle, büyük ihtimalle bitmeyecek. Kent yönetimi planlamayı terk etti, söylemeye çalıştığım bu.

SEMRA UYGUR- Bütün illerde yapılan kültür merkezlerinde de çok bariz şekilde gözlüyoruz. Önce bir kere talep gelir, siz o talebin karşılığında küçük bir şey sunarsınız, o sunduğunuz şey gelişir, kullanır ve ilerletilmesine yönelik taleplerin oluşması için çekirdek oluşturur, ondan sonra siz bunu katman katman ihtiyaca yönelik olarak büyütürsünüz ve baştan fazla para harcamazsınız, bir de yaptığınız iş hantal kalmadığı için, kullanılıyor ve yoğunlaşılıyor. Ama çok iyi biliyorum, Erzincan’da koca bir kültür merkezi yaptılar, bunu kullanamıyorlar, nasıl kullanacaklarını da bilmiyorlar. Halkın böyle bir talebi de yok, ama daha küçük salonlar yapılsa, halkın bir araya geleceği ortamlar oluşup, bu da örgütlenebilse, sonra bu genişlese, o zaman kentsel anlamda da, mimari anlamda da zamana göre yapılanların katmanlaşmasını da göreceğiz, bir tarih oluşacak. Ama şimdi, o oluşan tarih bir yığınak haline geliyor; bu da şeyden “yapmışken büyük olsun” diye. Sonra o 50 senede yapılamıyor ve fakirleşmemizin bir nedeni de, inşaatlara yatırılması. Hem burada alınan, boşa gitmiş avans var, hem bunların iş bitmediği için ödeyemedikleri vergi var, hem oraya atılmış bir yığın malzeme, yatırım, işçilik, oranın atıl ve lüzumsuz olması, kentsel alan olarak kullanılmaması var. Ankara’nın bir yığın yerinde var bu. Bu da, plansız, programsız ve yatırımlar bunun temel nedenine ben şöyle bakıyorum: Bu tür yatırımlar, politikacıların siyaset yapma aracı olarak görüldükleri için, kent için değil, kenti kişisel siyasi amaçları için yaptıkları için, bunlar o anda yapılıyor ve gerisi gelmiyor. Gelenin de siyasi tercihleri aynen devam etmiyor ki, bunun devam ettirsin.

NURAY BAYRAKTAR- Katkılarınız için çok teşekkür ediyoruz.

Şöyle bir şeyi önermek istiyorum: Bu tartışmalar çok keyifli oldu. Perşembe günü Ankara üzerine bir tartışmamız daha var. Belki, bunların sonradan, hani bültenin dışında bir yayına dönüşmesi düşünülebilir. Bu tartışmaları kısaltılmış olarak bültene aktarıyoruz, ama o tartışmaların tüm metinlerini web ortamına yerleştireceğiz. Forum bir yandan o ortamda devam eder.

 ALİ ULUSOY- Bu tartışmaları yürütürken, birçok alana girdik, şehircilerin alanını konuştuk, çevrenin alanına girdik, peyzaja girdik. Tamam, bunlar kente dair önemli konular, ama sonuçta bunlarla ilgili birtakım uzmanlıklar var. Onları da kapsayacak biçimde böyle bir tartışmayı yapsak.

NURAY BAYRAKTAR- Üst başlıklar olarak bu tartışma ortamlarını yapabiliriz. Planlama, ulaşım, tarihsel süreç, yeşil alanlar, konut gibi 5 ana başlık çıkıyor. Bu 5 ana başlıkta, konunun uzmanlarıyla süreçleri tartışabileceğimiz, benzer toplantı dizileri yapılabilir ve bu da bir yayına dönüşebilir. Ben bunu çok önemsiyorum, burada Ankara’nın 2004’teki resmi çıkıyor ve ciddi bir arşiv olarak da önemli diye düşünüyorum.

 

Okunma Sayisi : 7008
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 14.01.2021 - 14:29:31
Şu an 59 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları