Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞL.

AVRUPA BİRLİĞİ SÜRECİNDE MİMARLIK EĞİTİMİNİN DÖNÜŞÜMÜ

OTURUM BAŞKANI (ALİ ULUSOY) - Şube bülteninin Ekim ayı dosya konusu, “Avrupa Birliği Sürecinde Mimarlık Eğitiminin Dönüşümü” olarak belirlendi. Uzun süredir mimarlık ortamının gündeminde olan bu konuyu sizlerin de yakından takip ettiğini bildiğimizden bu tartışma platformunu oluşturduk. TMMOB Mimarlar Odası Genel Merkezi, Mehmet Bozkurt aracılığıyla bu süreci doğrudan takip ediyor ve Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’ne görüşlerimizi aktarmaya çalışıyor. Bu arada konu, üniversitelerde de oldukça yoğun bir şekilde tartışılıyor ve önümüzdeki aylarda Meclis gündemine gelecek. Sonuç olarak, bu önemli konuyu, bültenimiz aracılığıyla hem mimarlık ortamına, hem de kamuoyuna sunalım istedik. Bu toplantıya özellikle öğrenci arkadaşlarımızı da davet ettik; çünkü sorunun doğrudan muhatapları onlar.

Toplantıya katıldığınız için hepinize tekrar teşekkür ediyorum.

HALUK PAMİR- Avrupa Birliğinde mimarlık hizmetlerinin karşılıklı tanınması ve serbest dolaşımıyla ilgili konuya girişimiz 2003 Kasım ayı başında oldu. Bu AB Genel Sekreterliğinin bizi uyarmasıyla olmuş bir başlangıç. Konu, benim 2001 yılından beri AB Genel Sekreterliğiyle başka konularda yürüttüğüm ilişki nedeniyle uzaktan duyduğum bir konuydu. Ancak daha önceki çalışma ortamları yeterince üretici olmadığı için Kasım ayında beni davet ederek bu konuda görev alıp alamayacağımı sordular. Ben de 1-2 deneme yapmama gerektiğini söyledim ve Kasım 2003’de İstanbulda yapılan Mimarlık Kurultayına katıldım ve orada bir deneme yaptık. Yani “böyle bir konu var ve bu konuya nasıl bakılıyor?” diye. Daha sonra bu konuda bir komisyon oluşturulması için mimarlık hizmetleri veren mimarların değişik alanlardaki temsilcilerinin bulunduğu bir grup oluşturmaya çalıştık. Bunun içinde Serbest Mimarlar Derneği Ankara ve İstanbul temsilcileri de vardı; Mimarlar Odası vardı ve mimarlar aynı zamanda, Mimarlar-Müşavirler Birliği içinde de hizmet verdiği için oradan da temsilci mimar arkadaşlarımız vardı. Biz, başından itibaren meslekle eğitimin bir arada, meslek üyeleriyle eğitim hizmeti veren üyelerin bir arada bulunmalarına dikkat etmeye çalıştık. Bu grup temsilcileri ile aralık 2003 tarihinde AB Genel Sekreterliğindeki ilk toplantı da çok başarılı gitmedi. Yani AB Genel Sekreterliğinden başlayan mimarlık ortak inisiyatifi olumlu sonuç vermedi. Olumlu sonuç vermeyince, Üniversitelerarası Kurul bir komisyon oluşturdu. Bu komisyonda ben Orta Doğu Teknik Üniversitesi Dekanı olarak, Yıldız Teknik Üniversitesi Dekanı Prof Dr Emre Aysu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof Dr İlgi Aşkun ve İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı -yeni seçilmişti- Prof Dr Ferhan Yürekli görevlendirildik. Ben başkan olarak görevlendirildim. Ondan sonra da toplantılarımıza başladık.

Burada bir ilk saptama şuydu: Türkiye, bu konuda Avrupa Birliğinde Gümrük Birliği anlaşmasını çok önce imzalamış olmasına rağmen, Gümrük Birliği Anlaşmasının getireceği sonuçlar üzerinde fazla çalışma yapılmamıştı  .Hemen hemen hiç çalışma yoktu ve bu şunu düşündürüyor: bizim bir kere ulus olarak ve kuruluşlar olarak muhakkak birer hukuk bürolarımızın olması lazım ve örneğin, Mimarlar Odası Hukuk Bürosunun Resim Gazeteyi izlemesi; çıkan bütün kanunların mimarlık hizmetleriyle ilişkilerini değerlendirmesi lazım. Aynı zamanda Yüksek Öğrenim Kurumunun çıkan bütün kanunlarda mimarlık eğitimi, hizmetleri, hatta sanayisiyle ilgili -bunun aynı şekilde Mimarlar Odası tarafından da eğitimle ilgili çıkan bütün direktif ve kararlarla ilgilenmesi lazım Karşılıklı ilgilenerek sürekli hem kendi içlerinde yapılması gereken düzenlemeleri düşünmeye başlamaları, hem de bu demin saydığım sanayi, profesyonel hizmet, eğitim hizmeti arasındaki ilişkilerle oluşan ortamın bu yeni kanunlarla nasıl değişeceğini sürekli yorumlaması lazım. Yani böyle anında tepki gösteren bir sistem oluşturmalıyız. Bunu oluşturmadığımız için de böyle önemli işler son anda insanın kucağına bırakılan bir konu oluyor.

Tabii biz bu arada çalışmalara devam ettik, ancak Üniversitelerarası Kurul da belli aralarla toplandığı için 7 Mart günü resmen görevlendirildik ve 7 Mayıs günü de direktif üzerindeki çalışmayı tamamlayıp teslim ettik AB Genel Sekreterliğine. Bu direktif sözünü ettiğimiz mimarlık hizmetlerinin karşılıklı tanınması ve serbest dolaşımı aslında. Yalnızca mimarlığa has bir alan oluştuğu için değil; bu aslında genel olarak AB’de bütün mesleklerin dolaşımıyla ilgili bir konu. Ama konunun içinde birçok tanım problemi var. Yani bu hizmetin verilmesiyle ilgili olarak hizmetin niteliğini AB ortamı değişiyor olarak kabul ediyor. Biz şu anda aslında o hassasiyet seviyesine inmiş değiliz. Yani bu da ikinci bir konu. Birinci konu, bu hukuk konusu. İkinci konu, tanımların tam olarak hep beraber yeniden yorumlanması gerekiyor. Bunun da ne zamana kadar yapılması gerekiyor; Türkiye’deki mimarlık yasasının hazırlanması süreci tamamlanıncaya kadar mimarlık hizmetlerinin tanımlanması lazım. Burada bu hizmetlere sahip çıkan kurumlarla ilişkili olarak da Türkiye’deki mimarlık yasasının bir şekilde daha karmaşık hale, zengin hale getirilmesi lazım. Mesela şimdi “serbest mimarlar” diye bir kavram var, “müşavir mimarlar” diye bir kavram var, “iç mimarlar” diye bir kavram var, “peyzaj mimarları” diye bir kavram var. Yani böyle çok ciddi olarak bu konuların değerlendirilip hem eğitimlerinin birbirine bağlanması açısından, hem de verecekleri hizmetlerin üst üste düşün ve ayrışan noktalarının saptanması açısından tanımlara ihtiyacımız var.

Aynı zamanda mimarlık hizmetinin, yapı üretim sürecinde ve proje üretim sürecindeki yerinin de tekrardan tanımlanması lazım; yani bütün bunlar eksik. Tabii bunlara paralel olarak mimarlık eğitiminde de biz biliyorsunuz daha önce 4 yıllık bir eğitim sonunda bir diploma veriyorduk ve “herkes mimardır” diyorduk. Ertesi günü de insanlar mimarlık yapmaya başlıyorlardı. İşte daha şanslı olanlar pazartesi mezun olduklarında cuma gününe kadar Odadaki işlemlerini tamamlayıp cuma günü de başlayan olabiliyordu. Hakikatten sınıfımızın iyi mimarları, iyi oldukları için böyle yapabildiler. Ama bazen ilişkiler de tabii bunu ön plana çıkarıyor. Yani işe başlama olanağını daha olası kılıyordu. Şimdi hizmetlerin ve sorumlulukların karmaşıklığı ve uluslararası niteliği kendi başına iş yapmaya başlıyacaklardan başka tür bir birikim ve olgunluk istiyor. bu zaten ABD de ve AB de birçok ülkede böyleydi.

Biz şöyle sorular sorabiliriz. Mimarlık eğitimi süresinde alınan birtakım dersler var statik, mimarlık tarihi, tesisat, vesaire gibi. Bu derslerinde belki oldukça başarılı olan, ama tasarım derslerinde fazla başarılı olamayan bir öğrenci de mezun oluyor. Peki bu tür bir öğrencinin meslek hayatında hemen başlayıp, başarılı olacağını nasıl garanti ediyoruz ? Buna karşılık tasarım derslerinde çok başarılı olan bir öğrencinin diğer derslerinde başarılı olmamasına rağmen bir projeyi yönetebileceğini nasıl garanti edebiliyoruz? Çünkü bir proje yönetim konusu var. Yani proje dediğimiz zaman tasarım projesinin yönetim konusu var. Yani “bu çocuk iyi tasarımcıdır” diyerek “acaba gerekli profesyonel hizmeti verebilecek mi ?” sorusunu sormuyoruz.  Evet, projeyi iyi yapacak, ama nasıl yapacak? Okulda ona birileri de biraz yardımcı oluyor; hocalar yardımcI oluyor, ortam yardımcı oluyor. Tek başına kaldığında bu hizmeti verecek mi, Hem kendi başı belaya girmeden, derde girmeden, hem de hizmet alan grubun beklentileri gerçekleşerek. Tabii ben eminim ilk söylediğim boyutta da Mimarlar Odası düşünmüştür, birçok belge üretmiştir; hatta bir kanun teklifi hazırlanmış, serbest mimarlar hazırlamış. Yani onlar hiç düşünülmemiş değil, ortada da dolaşmış bunlar, ama uzlaşmaya varılmadığı için daha ileri safhalara taşınmamış. Yani bu tanımlar da muhakkak bir yerlerde bir miktar var.

Eğitim ortamındada bu konu daha önce birkaç kere gündeme gelmiş ve hatta Mimarlık Okulları Bölüm Başkanları Grubu bu konuda bir karar almış. Bu kararı, yani bu profesyonel hizmet verme tanımını ve o tanımın gerektirdiği eğitim sürecini saptamış. Bunu da yıllar önce ODTÜ Mimarlık Bölümü aracılığıyla Üniversitelerarası Kurula yollamış. Yani biz bu  çalışmaya başladığımız zaman fark ettik ki bir örgütlenme problemi var, ama en azından bilgilenmeye başlama gibi bir problem yok, bilgiyi bir kere işlemiş olmakla ilgili problem yok. Güncelleştirememekle ilgili, yani düşünceyi güncelleştirememek ve yeni dış dinamiklerin farkında olarak yeniden yorumlamama gibi bir durum var; esas sorun bu. Dolayısıyla biz bu süreçte, 4 dekan olarak bu konuyu bu şekilde görüp hızlı bir şeyler yapmak zorundaydık. Birikimimizin de bir şekilde var kabul edildiğini bilerek, yani sorumluluğu alarak, elinizdeki şu modeli ve buna bağlı birtakım metinleri ürettik.

Bu süreçte ben şöyle söyleyeyim: Bir kere Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, kurduğu genel komisyona sağlık hizmetleri alanından da değişik grupları davet etmişti; tIp doktorları, veterinerler, dişçiler, onları saymayayım biliyorsunuz. Bizim alanımızdan katılanlarda beraberdik. Hukuk da serbest dolaşıma girmesine rağmen, o kişiler ve şirketler Bazında karşılıklı dolaşım hakkı alacağı için eğitim boyutunda bir düzenlemeye gidilmedi. Yani eğitim boyutunda sağlık hizmetleri, mimarlık hizmetleriyle ilgili bu Avrupa Birliği direktifine bağlı olarak gidildi. Orada da biz ortak olarak profesyonel hizmetlerin Türkiye’deki nitelikleriyle ilgili birçok bilgi edindik. Mesela sürekli eğitim verme biçimleri tıpta çok yoğun; onu anlamış olduk. Yine tıpta bu bir tür tabii uzmanlık aşaması olduğu için, yani bizim lisans programı üzerine onların ek bazı programları olduğu için o boyutta da düşünülecek konuları fark ettik. Bu da yararlı oldu. Yani bir masada oturmamızın bazı yararları oluyor. Ancak önümüzde 400 tane daha meslek var. Yani o direktif 400 tane daha mesleği kapsıyor. Bunlar yıllar içinde ortamda dolaşım hakkı kazanacak. Bu şimdi Türkiye’nin dolaşım hakkı kazanması değil; bu bütün Avrupa Birliğinde bu 3 mesleğin dolaşım hakkı kazanması. Bunun nedeni de Avrupa Birliği vatandaşlarının emniyeti ve sağlığı için bu 3 mesleğin seçilmiş olması. Bu da önemli; yani biz öğrenciyken de bize anlatılan temel 3 meslek denilen hukuk, tıp ve mimarlığın bir kere daha böyle olduğunun onaylanması. AB direktifinin gerekçesinde de bu yazıyor. Şimdi biz de bu anlayışla davranmak zorundayız. Yani bizim yaptığımız iş, eski varolan kurgunun sürmesi kadar tekrar düşünmek, yani disiplinlerimizin felsefesini düşünmek ve o felsefeye göre -özellikle de bu insanların sağlığını ve emniyetini vurgulayarak- davranmaya çalışmak ve eğitim programını da buna göre yeniden kurgulandırmak.

Biz bu süreçte Mimarlar Odasından önemli bir destek aldık. Mehmet bey ve Bülent bey hakikatten yetkin olarak, çok güncel olarak bu işi hem izlediler, hem de üretime katkıda bulundular. Aynı şekilde uzun bir süre Serbest Mimarlar Derneğindn Murat bey vardı. Ondan sonra bir ara Abdi Güzer bey de geldi. Ama Umut İnan bey de çok tecrübeli olarak katkıda bulundu. Sanıyorum onların elinde de bir yasa var. Yani bu mimarlık adına övünülecek bir durum. Müşavirler Birliğinden de mimar olanlar Serdar Akünal’la Erkan Şahmalı katıldılar. Yine mühendis kanadından da Müşavirler Birliği’nin ve TMMOB’den birer mühendis arkadaşımız da bu toplantılara katıldı. TMMOB adına katılan bir inşaat mühendisi “Biz şu anda Avrupa Birliğinde lobi faaliyeti yürütüyoruz inşaat mühendisliğinin de serbest dolaşıma girmesi için” dedi. Tabii o da önemli; yani bu iş demek ki bir şekilde yayılacak.

Ben fazla uzatmak istemiyorum. Şu anda bir örgüt yapısı var. Bu örgüt yapısını iyi yönlendirebilirsek, ki o da Mimarlar Odası, Serbest Mimarlar Derneği ilgisini kaybetmedi ve inancını da sürdürüyor. Akademik grup olarak biz zaten bundan sorumluluk almış olduk ve buraya kadar getirdik. Zaten siz de toplantıyı düzenliyorsunuz. Yapılacak iş hakikatten buna benzer toplantılarla konuya ilgi çekmek ve tartışmak için yaymak. Ama meslek örgütleri için hedef mimarlık kanunu, bu çok önemli bir hedef ve bunun muhakkak çıkması lazım. Mimarlık kanunuyla beraber bizim bazı riskli tanımlar da yapmamızda yarar var. Mesela bir tanesi bu serbest dolaşıma girecek mimarların yurtdışına şirket olarak veya kişi olarak AB’ye gittikleri zaman -ki 4,5 milyon Türk var Avrupa’da- rahatlıkla gidilebilir, mimarlık merkezleri, ofisleri açılabilir. Bunları yapan kişi ve gruplarA Türk Hükümeti nasıl destek verecek? Bir teşvik verilmesinde yarar var. Böylelikle oralarda bu kişilerin sağlam bir şekilde yerleşmelerinde, kazanç elde etmelerinde ve Türkiye’ye vergi gelirlerini aktarmaları lazım. Yani bunu bir kere düzenlemek lazım. Eskiden biliyorsunuz müteahhitler bir ara gittiler Arabistan, Libya çöllerinde mahvoldular. Aynı şeyi mimarlık hizmetlerinde Avrupa şehirlerinde kaybolan mimarlar şeklinde tekrar ettirmemek için burada önemli bir boyut var.

Diğeri, eğer bu yasa mimarlığını devletle bağlantısını tanımlayacaksa mesela bu Bayındırlık ve İskan Bakanlığıyla mı ilgili tanımlanacak, yoksa örneğin Kültür Bakanlığıyla mı ilgili yapacak? Yani benim kişisel düşüncem, bundan sonra mimarlık hizmetlerinin daha Kültür Bakanlığına bağlı olarak verilmesi . Ocak 2004 den beri bizim akademik grubumuz bu vurguyu yapıyor. Bizim bu eski Mimarlık-Mühendislik hizmetleri şartnamesindeki o parçadan ayrılmamız ve mimarlık proje hizmetlerinin, ilgili tasarım ve diğer bütün hizmetlerin Kültür Bakanlığı çerçevesinde verilmesi bu şekilde olmalı. Ama belki bazı profesyonel hizmetler de, yapının yapılma süreciyle ilgili olanlar ve bir kısım müşavirlik hizmetleri belki gene Bayındırlık Bakanlığı çerçevesinde olabilir, Yeni Belediyeler Kanunu çerçevesinde olabilir. Yani onları bir tanımlamak lazım, ama bu çok önemli bir ayrım noktası olabilir mühendislerle mimarlar arasından. Bu birçok ülkede de böyle.

Bir diğer önemli konu, yök’te ülkeler arası ilişki için bir ilişki noktası kuruldu. Yani Avrupa Birliği Genel Sekreterliği temas noktasını YÖK olarak tanımladı. Bu birim kurulsun diye YÖK görevlendirildi. YÖK Yürütme Kurulunun çoğunluğuyla bir toplantı yaptık. O toplantıda mimarlık adına böyle bir görevi benim yürütebileceğimi düşünüyorlar. Ancak bu  kadrosuz yapılacak bir şey değil. Şimdi biz bütün bu süreci ben, 3 dekan arkadaşımız ve çok defa desteği SN. Emel Aközer’den alarak yaptık. Yani Emel hanım altyapıyı sağlamasaydı mümkün değildi. Sayın Selahattin Önür işte 7-8 yıldır bu işle uğraşıyor. Zaten AB Mimarlık Okulları Birliğinde kendisi temsil ediyor hem okulu, hem de Türkiye’den belki giden az sayıda kişiden birisi. O da bize çok yardımcı oldu. Ama bu kadar az kişiyle yürütüldü ve MOBBIG. Biz tek gücü MOBBİG’İ sürekli davet ettik. Katılan arkadaşlarla hemen hemen biz 4 toplantı yaptık ve katılan arkadaşların yorumlarıyla bugüne kadar geldi. Ama bizim sürekli hukuk danışmanı desteğine ihtiyacımız var, sürekli olarak Hazine Müsteşarlığından destek almamız gerekiyor. Çünkü bu regüle edilecek şeylerin bir kısmı yurtdışı ilişkili, paralı işler ve bunların tanımlanması lazım. Milli Eğitim Bakanlığıyla ilişkimizin çok yoğun olması lazım. Şunu da söyleyeyim: Bizim o gün konuştuğumuz lise eğitimine mimarlık konularının girmesi konusu biliyorsunuz kabul edildi. Şu anda AB’nin talep ettiği 12 yıllık eğitimin son paketinde, 4 yıllık paketinde bundan sonra bir alt paket olarak yapı ve inşaat konusu öğretilecek. Yani isteyenler bunu seçecek ve bu bizim çok önemli bir talebimizdi. Biz daha çok “tasarım ve teknoloji” diye talep ettik, fakat sonunda onların önerisi “yapı” oldu. Bu da gene hiç olmazsa öğrencilerin hazırlıklı olması, lisede bu ek seçmeli dersleri alıp daha bilinçli gelmesini sağlayacak.Ama o konu hâlâ devam ediyor. Biz o konuda da grubumuzda bir kişi bulundurmalıyız ki, o müfredatı tanımlayalım ve hayali veya ters yönde etkileyici olmasın. AB’den sorumlu müsteşarlıkta veya genel sekreterlikte çalışanlardan bir kişinin de sürekli bu grupta olması lazım. Çünkü biz oradaki iç hukuku bilmiyoruz. Yani bizim şimdi yapacağımız birçok şey burada “tamam” denilecek; ondan sonra orasıyla nasıl karşılaştırılacak. Örneğin, biz şimdi mimarlık konusunda şunu çıkardık diyelim ve buna bağlı bir şeyler var. Fakat tek tek bütün AB ülkeleriyle oturup ayrıca ikili olarak bu görüşülecek. Şimdi bu konu, bu komisyonun bulunmadığı bir ortamda görüşülecekti, ama bu kontak noktası kurulunca kontak noktası da kontak noktaları arası toplantılara katılabilecek. O zaman mesela İngiltere’yle görüşmemizde İngiliz mimarları eğer “Türk mimarlarını şu şartlarda kabul ediyoruz” derse, biz de “Türk ortamına İngiliz mimarlarını şu şekilde kabul ediyoruz” deme şansındayız. Ama bunu yapabilmemiz için bu tür görüşmelerin başka konularda nasıl yapıldığını daha önce bilmemiz lazım. Yani çok amatör olarak biz gidip 1-2 şey söyleyebiliriz, ama sonra da birçok şey havada kalabilir ve havada kalmadan kötü niyetler yararlanabilir. Onun olmaması için uzman bir grubun bundan böyle sürekli çalışması lazım. Şimdilik 5-6 ekim 2004 günleri AB den gelecek ilgililerle böyle bir giriş toplantısı yapılacak.

Yani ben şimdi bir miktar bu işin önceki safhasıyla ilgili bir şeyler söyledim, bir de yapılması gerekenlerle ilgili. Çünkü ortadaki kısmı çok konuştuk. Bunu belki öğrenci arkadaşlar dışında herkes biliyor. Zaten bunun üzerine bazı yayınlar da yapıldı. Burada bence belki paralel görüşte olmayanlar adına da Kenan bir şeyler söyleyebilir. Mühendislik ve mimarlık hizmetleri arasındaki ilişki açısından belki siz bir şeyler söyleyebilirsiniz. Benim şimdilik söyleyeceğim bu.

Teşekkür ederim.

 

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyoruz. Eğitim meselesiyle ilgili somut bir durum var: Mimarlar Odası’nın oluşturmuş olduğu görüş resmi olarak deklare edildi. 5 yıllık temel eğitim, artı 2 yıllık “meslek ve pratik” diye tabir edilen 7 yıllık bir süreç. Bu konuda sizin bir öneriniz vardı.

HALUK PAMİR- O konuda da bir şeyler söyleyebilirim isterseniz.

Şimdi şöyle:Biz YÖK Yürütme Kurulu üyeleriyle konuştuk ve Üniversitelerarası Kurulun bu ayın başında yaptığı toplantıda bu konu görüşülecekti; olmadı, başka bir gündem oluştu. Ancak, bir sonraki yürütme kurullarının gündemine girecek.. Sanırım, çıkacak 2005-2006 ÖSYM kılavuzunda artık mimarlık 6 yıl olarak ilan edilecek. Bu karar kabaca oluştu. MOBBİG in detaylandırması lazım.

Beş yerine altı yıl şöye oluştu. Aslında bütün alanlar veya çok sayıda alan serbest dolaşıma girdiği zaman kritik bir durum kalmayacak, ama şimdi yalnızca mimarlık eğitimine biz 3+2 dediğimiz zaman bu genelde özlük hakları özelde örneğin erkekler için askerlikle ilgili işlemler dahil birçok problem yaratabilir, yanlış anlamalara yol açabilir. Çünkü bazı arkadaşlarımız da Avrupa Birliğinde dolaşıma gitmek istemeyecektir ve 4 yılın sonunda ayrılıp iş ortamına katılmak isteyeceklerdir. İş ortamına katılımların da hani 3 yıllık bir eğitimle katılmamaları ayrıca önemli.

 

Bir de Avrupa Birliği üzerinden Amerika’da hizmet vermek mümkün. Daha önce Amerika’daki eyaletler arasında dolaşımı düzenleyen kurul, Amerika Birleşik Devletleri’yle İngiltere ve Avustralya arasındaki gidiş-gelişleri de düzenlemiş. Fakat 1992’den itibaren Avrupa Birliğindeki gelişmeler nedeniyle yeniden düşünmek için bu hareketi durdurmuş durumda. Şimdi de geçen yıl yapılan Avrupa Birliği Rektörler Toplantısına davet edilen Amerikalı bir rektörler temsilcisi, Avrupa Birliğinin 3 yılını tanımayacaklarını, Amerika’da çalışabilmek için kesinlikle 4 yıllık lisans eğitimi gerektiği söylemiş. Biz, bu bilgiyi de YÖK başkan vekili Prof.Dr. Tuğmaç Sayraç beyden aldık. Dolayısıyla da 4 yılı bozmadık.

 

Zaten Türkiye‘de 4 yıl lisans ve 2 yıl da yüksek lisans alışılmış bir model. Ancak herkes son iki yıla devam edemiyor. Yeni durumda herkese altı yıl okuma şansı tanınıyor. Yani herkes okuyup yüksek mimar olarak mezun olacak ve esas olay bu.

 

AB’deki uyumla ilgili konuda şöyle bir durum var: Onlar 180 kredi istiyorlar 3 yıl boyunca 60’ar kredi olarak. Tabii biz dördüncü yıla da 60 kredi koyarsak ECTS kredisi, bu çok fazla oluyor ve Erasmus programlarında, karşılıklı gidiş-gelişte de belirsizliğe yol açıyor. Onun için biz bu birinci yılı daha bir mimarlık eğitimine giriş yılı gibi görerek, aramızda anlaşarak farklı bir şekilde değerlendirebiliriz. Ondan sonraki 3 yıl, AB’deki 3 yıldaki serbest geçiş için kullanılacak esas 180 krediye eşdeğer yapılandırılacak. Çünkü şöyle bir şey oluyor. Mesela diyelim ki AB de üçüncü sınıfa geçmiş bir kişi Türkiye’ye geldiği zaman, orada mezun olmak üzere. Türkiye’ye geldiğinde biz bu kişiyi halbuki bizim üçüncü sınıfa alacağız ve bizim üçüncü sınıfta bir dönem daha okuduğu zaman Türkiye’den mezun olma şansı yok. Halbuki bu programlarda gittiğiniz ülkede üçüncü sınıfa gittiğiniz zaman birinci dönemini bitirip başarılıysanız bir yıl daha okuyarak o ülkeden mezun olabiliyorsunuz. Yani bu olanak oluşmuş durumda. Eğer sistemimizi farklı tutarsak, biz bunu kullanmıyor olacağız.

 

İlk dört yılın üstüne deniyor ki: “120 kredilik ve 2 yıllık bir eğitim,” O iki yıllık eğitim burada profesyonel bir eğitim. Ama artık mimarlık tarihi, yapı bilgisi, kuramla falan ilgili bir şey değil. Bu sözünü ettiğimiz profesyonel eğitim ve yeniden yapılandırılması gereken 2 yıllık eğitim. Biz bunun bazı paketlerini aramızda MOBBİG toplandıkça konuştuk ve hemen hemen bir yere de geldi bu. Yani bu genellikle proje inşaat yönetimi, kanunla ilgili konular, afet-yerleşim ve yapı ilişkisi, yapı emniyeti, ulaşılabilinir tasarım, vb.,.. Yani hem AB’de mimarları sınırlayan bazı kanunlar, hem de Türkiye’de işte İmar Kanunu, Medeni Kanun, sözleşmelerle ilgili Ticaret Kanunu, vesaire bunların bilinmesi gerekiyor. Bu tür ve tamamen profesyonelleştirmeye yönelik bir eğitim.

 

Ayrıca ilk  6 yıldan sonra isteyenlere daha çok uzmanlaşmak için şöyle bir sistem kullanma şansı veriliyor. İlk aşamada beklenilen 180 kredinin 30 kredisini -ki bu bütün okullarımızın çoğunda var- belli bir alanda, mesela restorasyon alanında seçtikten sonra ikinci aşamanın, 120 kredilik aşamanın 30 kredisini yine restorasyonda seçerlerse -ki bugün bu zaten bizde olan bir şey; lisansta mesela son yıl belli dersler alınıyor restorasyona gidecekler, ondan sonra restorasyon programına girdikleri zaman o dersleri almıyorlar, veyahut da o dersler sayesinde öncelik kazanıyorlar- 60 kredilik bir yıl daha dolmuş oluyor. O zaman biz diyoruz ki restorasyonda, yani profesyonel ve yetkin bir mimarın restorasyon uzmanı olmazı için de 1 yıl daha okuması gerekiyor. Dolayısıyla o zaman hem yetkin mimar, hem de restorasyon mimarı olarak mezun olabilecek.Yani o zaman 4+2+1 olmuş olacak. Bu en son Avrupa Mimarlar Birliğinin yolladığı doküman da 3+2+2’den söz ediyor ve “minimum 2 yıllık bir profesyonel eğitim” diyor. O sizde de var European Council of Architects’in, Bizde tam metni var; onlar da bunu kabul etmiş. Avrupa Mimarlar Birliği olarak çok önemli bir takım pozisyon değişiklikleri olmuş. Mesela daha önce pozisyonları “mimarlık yöresel bir meslektir ve dolayısıyla yöresel kişilerin desteğinde yürütülmelidir” derken, bu seferki doküman tamamen -maalesef bence- “bu bir uluslararası meslektir” diyor. Yani onu da niye dediklerini ben tam anlamadım. “Uluslararası bir meslektir ve uluslararası bir denetim ve ortam içinde verilmelidir” diyor.

Bu tür değişmeler var, ama biz kendi içeriklerimizi düzenleyebiliriz. Yani kendi içeriklerimizle onların içeriklerini daha sonra bu ikili görüşmelerde karşılaştırıp ortak AB mekanları oluşturacağız. Eğer Türkiye bu hazırlığı yapıp ilgili direktife uygun yasasını geçirmezse, Avrupa Gümrük Birliği nedeniyle 1 Ocak’tan itibaren Avrupa Birliğindeki bütün mimarlar Türkiye’ye başvuracaklar ve vize şartı falan da olmaksınız Türkiye’ye giriş yapacaklar. Bunu durdurmamız da mümkün değil. Yani kesinlikle bu böyle.

Şimdi bizim yapmaya çalıştığımız Türkiye’ye böyle rastgele girişin düzenlenmesi ve regüle edilmesi, ama buna karşılık Türkiye’den de Türk mimarlarının şansını kullanıp yurtdışına gidişin sağlanma şartlarının kurulması ve bunu için de görüşmelerin yapılıp hem gelen olarak, hem de ikili ülke görüşmeleri bazında bunun sağlam bir zemine oturtulması.

Bizim bir de yapmak istediğimiz, mimarlık eğitimini günün şartlarına göre yenilemek;yeni ortamın mimarlık hizmetleri için mimarlık eğitimini oluşturmak.

OTURUM BAŞKANI- Sizin anlattıklarınız 2005’’deki hizmetlerin serbest dolaşımı yani GATS süreciyle doğrudan ilişkili görünüyor.

MEHMET BOZKURT- Haluk Bey gibi ben de Kasım 2003’ten bu yana Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nde yürütülen çalışmalara katılmaktayım. Dönem içerisinde bu konulara ilişkin yapılan tartışmalar ve görüşler de Odamızın yayın organlarında yer aldı.  

Ben son durumdan bahsedeyim: Bu ayın sonunda uluslararası platformlardan bazı uzmanlar gelecek. Bu organizasyonun yurtdışında nasıl yapıldığına ilişkin bilgilerini bizlere aktaracaklar.

Temel olarak bu ihtiyaç, GATS, GATT, küreselleşme ve bunların yansımaları olarak ortaya çıktı. Türkiye, 1995 yılında uluslararası bir anlaşmaya imza attı ve 2005 yılının ikinci yarısında bu antlaşma yürürlüğe girecek. GATS’da yeralan hükümlerden bir tanesi hizmetlerin serbest dolaşımı. Bu bağlamda yaklaşık 2 yıldır Türkiye’de bazı yasal düzenlemeler yapıldı. Bu yasal düzenlemelerin neticesinde Türkiye, hizmet alımına hemen hemen koşulsuz olarak kapılarını açtı.

Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinde sürdürülmekte olan çalışma, bir anlamda bize bir olanak yaratıyor. Kaçırdığımız bazı hususlar ve yabancıların koşulsuz çalışmalarına ilişkin yasal düzenlemeler konusunda, ortamın yeniden düzenlenmesi şansını bize veriyor. Küreselleşmeyi ve Avrupa Birliği’ni bütün boyutlarıyla tartışabiliriz. Ancak karşı karşıya olduğumuz somut bir durum var. Yasal düzenlemeler konusunda etkili olamamışız; üzerinde görüş bildirmemize rağmen isteklerimiz kabul edilmemiş. Dolayısıyla dışardan gelecek olan yabancı hizmet sunucularına Türkiye’deki çalışma koşullarının ulusal menfaatlerimize, meslek etiğine, mesleki kurallara, ulusal kültüre uyumu konusunda belirli kısıtlar koymak durumundayız. Avrupa Birliği’nde sürdürülmekte olan yasa nedeniyle elimizde bazı olanaklar sunuluyor. Bu çerçeve yasaya bağlanarak, mimarlık eğitimini ve mimarlık alanını yeniden düzenleme imkânı doğuyor.

Konunun diğer bir boyutu ise, bizim hizmet sunucularımızın da uluslararası alana çıkma ihtiyacı olduğudur. Finans dünyasına baktığımızda, ekonomik büyümeler var, ama şirket sayıları azalıyor. Bu şirketler dünyanın her tarafında hizmet vermeye başlıyor. Dolayısıyla kaçınılmaz olarak bizim hizmet sunucularımız da, bu organizasyonlarda yer alarak yurtdışında çalışacaklar. Kamuoyunda yanlış bir algılama var: Avrupa Birliği’ne girersek “”karşılıklılık” ilkesi hemen çalışacak ve her hizmet sunucu bize geldiği gibi bizim hizmet sunucumuz da oraya gidecek. Haluk Bey’in de aktardığı gibi bu konular etüt edilecek; eğitim süreleri, eğitim içerikleri, kazanılan bilgi ve beceriler bir ölçme ve değerlendirmeye tabii tutulacak. Dolayısıyla gerek dışardan gelecek hizmet sunucuların, gerek dışarıya gidecek hizmet sunucuların; bu yasal düzenleme nedeniyle belirli standartlara sahip olması gerekiyor. Bu anlamda mimarlık eğitimi konusunda yapılan çalışma, bizim hizmet sunucularımıza ilişkin kısıtların kaldırılması için bir olanak sağlıyor.

YÖK’ün oluşturduğu ve Haluk Bey’in başkanlık ettiği bir çalışma grubu ile müşterek toplantılar yaptık. İlk çalışmalarımızda eğitim süresi konusunda bir ayrıntı hariç, mutabık kalmıştık. O da şöyleydi: İlk öneride ilk 3 yılı temel eğitim olmak üzere yapılacak olan bir sınav ve not değerlendirme sisteminden geçecek öğrencilerin 5 yıl sonunda mimarlık diplomasına sahip olması konusunda akademik camianın bir mutabakatı olmuştu. Biz bu süreye ilişkin görüşümüzü kesintisiz 5 yıllık eğitim olarak belirlemiştik ve o 3 yılın sonunda yapılacak olan değerlendirmeye ihtiyaç olmadığını, o barajı geçemeyecek ve yetkiyi alamayacak arkadaşlarımızın mağdur olacağını ifade etmiştik. Ayrıca sonradan yapılacak olan bir yasal düzenlemeyle 3 yıllık eğitim almış kişilere de belirli sertifikalarla yetki tanınabileceğini, düz elemanın böyle bir zafiyet içerdiğini düşündüğümüzü ifade etmiştik.

YÖK tarafından görevlendirilen akademik kesim, 4+2 ve artı 1 ile 3 yıl içerisinde tarif edilen profesyonel meslek eğitimini ifadelendirdiler. Altı yılın sonunda bir konsey modeli öneriyorlar. Üniversite yetkililerinin, meslek odalarının ve meslek gruplarının içinde bulunduğu bu modelin koordinasyonu ve denetiminde yapılacak 2 yıllık bir meslek pratiği var. Bu meslek pratiğinin sonunda, yetkili mimar unvanının kazanılması öngörüyorlar.  Toparlayacak olursak; 4 yıl temel eğitim, 2 yıl yüksek lisans ve bu 2 yılın sonunda kazanılmış diplomayla meslek pratiğine girilecek. Meslek pratiği belirli koşullarda yapılacak. Akredite edilmiş kuruluş ve bürolarda bir usta-çırak ilişkisi yaşanacak ve ölçme-değerlendirme sistemi olacak. Yeterli bulunanlar mesleği yapmaya yetkili olacaklar. Bu kişiler, daha sonra devam etmek isterlerse profesyonel uzmanlıklarıyla ilgili eğitimlerine devam edecekler. Alınacak eğitim, içeriğine göre 1 ila 3 yıl arasında değişecek.

Mimarlar Odası bu konuda katıldığı toplantılarda, kesintisiz 5 yıllık eğitimde ısrar ettiğini Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’ne ve üniversitelerde oluşturulan Çalışma Grubu’na ifade etti ve yazılı metinlere de yansıttı.

Tabii belirli sıkıntılar var. Temel olarak 4+2+2+3 yılı hedeflenirken, sayın hocalarımız temel gerekçesinin de olduğunu ifade ediyorlar: Mimarlık bir kısım uzmana göre yetenek isteyen bir meslek; bir kısım uzmana göre de arzu ve istekliliğe dayanan bir meslek. Tanımlanan uzun bir süre ve bunu herkes iradi olarak kabul etmez. YÖK’ün tayin ettiği bir düzenekle okullarımıza gelen öğrencilerimizden yeterli neticeyi ve sonucu alamıyoruz. Bunu sınamak şu anda mümkün değil. Bir öngörüdür ve açıkçası neye tekabül eder, belli değil.  Gerçekten eğitiminde isteği ve arzuyu arttırır mı, zaman içerisinde göreceğiz. Mimarlar Odası olarak oluşturduğumuz görüş, Avrupa’daki birtakım organizasyonlardan, Avrupa Mimarlar Konseyi’nin ve UIA’nın belgelerinden, tavsiye niteliğindeki kararlarından ve bu konuda yapılmış çalışmalardan kaynaklanıyor. Buna ek olarak, 1998 senesinde Mimarlar Odası’nın Genel Kurulu’nda alınmış karar gereği de 5 yıllık mimarlık eğitiminin ilk 3 yılı -bunu temel mimarlık eğitimi olabilir. Bir ayrım yapılmaksızın ve araya bir baraj konulmaksızın toplam 5 yılda mimarlık diploması verilecek. 

Bu eğitim sürecinde yapılacak pratik ve büro stajları belirli bir zaman dilimini ya da krediyi içerecek. Tezlerimizde bunu, Mimarlar Odası’nın eşgüdümünde ve koordinasyonunda yapılacak bir çalışma olarak düşünüyoruz. Stajların amacı, yapılacak olan stajlara müdahale etmek değil, lojistik destek vermek ve koordinasyonu sağlamak üzerine bir kurguda olmalı. Bu konuda görüş üreten bazı akademisyenler, akademik eğitim sürecinde yapılacak olan meslek pratiğinin 1 yıl olmasını ifade ediyorlar. Mezuniyetten sonra da 1 yıl meslek pratiği yapılarak bu konuda imza kullanma, yetkili olma noktasına gelinmesini düşünüyorlar.

Bir diğer görüş ise, yapılacak olan stajlar da dâhil olmak üzere 5 yıllık bir eğitim, artı 2 yıl meslek pratiği şeklinde bir kurgu oldu.  Meslek pratiğinin yapılması ile ilgili bir konsey modeli var. Mimarlar Odası da bunun içinde ve üniversitelerden de katkı alıyor. Ayrıca ilgili diğer kurumlardan da katkı alınıyor ve sistem öylece yürütülüyor.

Burada tartışılan başka bir ayrım var. Mimarlar Odası, şu ana kadar oluşturmuş olduğu görüşlerde bu süre ve içerikle ilgili belirli toplantıların izlenmesi, seminerlere üniversitelerde yapılan meslek içi eğitimlere katılma zorunluluğu şeklinde belirli krediler tarif ediyor. Yapılan etkinlik ve eğitim gibi toplantılara da katılarak kredi tamamlanabilecek. Bunun sonucunda herhangi bir ölçme-değerlendirme sistemi yok, ama bunların yapıldığına dair bir sicil tutulması gerekiyor.

Şu anda ortamda tartışılan konular ve çerçeve içerikleri bunlar. Ben ortamdaki tartışmaları aktarmak anlamında bütün bu bilgileri size ifade etmeye çalışıyorum. Netleşmiş üzerinde mutabakata varılmış açılımlar değil.

 “Neden durup dururken eğitim süresini arttırıyoruz?” konusunun anlaşılamayan yanları var. Süreç, durup dururken bir meslek ortamında sayılarla ifade edilen “4 sene mi olsun, 5 sene mi olsun?” tartışması değildir. Serbest dolaşıma yasal düzenlemelerle kapımızı açmışız; buna bir kısıt getirmek ve hizmet sunucularımız dışarıya giderken onlara mesleğini orada yapma donatısını ve seviyesini kazandırmak anlamını taşımaktadır.

Öte yandan değişen ve gelişen meslek alanımızın getirdiği bir zorunluluk ve dayatma var. Mesleğin geçmişine bakıyorsunuz; usta-çırak ilişkisiyle başlayan ve bütün alanlarda hizmet veren mimar; mesleğinin parçalanma sürecini yaşıyor. Önce şehir-bölge planlama ve peyzaj bölümü ayrıldı. Şimdi de koruma planlarının üretilmesiyle ilgili bir de yasal bir düzenleme yapıldı ve geçtiğimiz günlerde ve bunun yetkisi de şehir plancılarına verildi.

Bu nasıl oluyor; buna da ilişkin aslında biraz konuşmak lazım. Mimarlık mesleğinin alanının tanımlanması gerekiyor ve bu tartışmanın Türkiye ortamında diğer disiplinlerle yapılması gerekiyor. Yayınlara, ortamdaki belgelere bakıldığında biraz kendiliğinden bir süreç var. Örneğin kentsel tasarım bölümü Bilkent’te açılmış; Mimar Sinan Üniversitesinde lisansüstü eğitim olarak açılmış; yarın öbür gün yetki isteyecekler. Buna hangi bilimsel gerekçeyle izin veriliyor ve bu süreç nasıl oluşuyor? Aldıkları disiplin ve eğitimin içeriği nedeniyle bu işi yapmaya yetkinler mi diye gerçekten ciddi bir tartışma yapılmalı ve bu durum sorgulanmalı.

Sonuç olarak bakıyorsunuz, mimarlık parsel bazında bir eylemliliğe dönüştü. Gündemde “Şehircilik İmar Yasası Taslağı” var. Tasarıda her ölçekli planda, şehir plancılarının yetkili olacağına ilişkin bir tanım getirilmiş. Oysa bizim öngördüğümüz, planlamanın multi-disipliner bir çalışma olduğu, çalışmaların ortak bir müelliflikle yapılması gerektiği yönünde idi.

Belki bir pazar anlayışından belki de paylaşımı ya da bir kazanımı elde etmek için, bu alanlar bizim disiplinimizden alınıyor. O zaman mimar ne yapacak? Yani mimarın üretim ya da tasarım sürecindeki rolünü gerçekten doğru tanımlamak gerekiyor. Bu durum, kendi örgütsel yapımızda ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nde de ciddi tartışma konusudur. “uluslar arası olalım” derken öncelikle, uluslararası alanda bu meselelerin nasıl tanımlandığını ve nasıl yetkilendirildiğimizi anlamamız gerekiyor. Mesleki disiplinlerin içerik ve yetki olarak örtüştürülmesi gerekiyor.

Özellikle 1999 sonrası yapılan yasal düzenlemelerle bütün olan yapı üretim sürecinin; tasarım, üretim ve yapı kullanma süreçleri çalıştırılmıyor. Mimar, yapı üretim süreçlerinin neredeyse bütününden dışlanmış vaziyette. Bazı umut verici gelişmeler var. Yasa taslaklarında izleyebildiğimiz kadarıyla proje yönetimi kavramına, yapı kontrol ve kamusal yapı denetimine bazı göndermeler yapılıyor ve mimar konularla az da olsa ilişkilendiriliyor. Gerçek anlamda, mimarın ve alanının bilimsel doğrularla tanımlanması lazım ve bu tanımlamaya ilişkin yetkilerinin de net olarak belirlenmesi lazım.

Bu turdaki sözlerimi, Haluk Bey’e bir soru sorarak bitirmek istiyorum: en son yaptığımız görüşmede, “6+2, 5+2” tartışmasında, fazla bir yıla şöyle bir ihtiyaç olduğu söylenmişti. “Temel mimarlık kültürünün liselerde öğretilmemesi nedeniyle buna ihtiyaç duyuyoruz” denmişti. Şimdi sevinerek öğreniyorum ki lise müfredatına bu konu girmiş. Bu durumda konuyu tekrar değerlendirmeye tabii tutacak mısınız?

OTURUM BAŞKANI- Bu konuda söz almak isteyen arkadaşımız var mı?

KENAN GÜVENÇ-  Oda da, merkez üniversiteler de çok kötü bir sınav veriyor bence. Tarafları henüz belirginleşmemiş bir durum söz konusu olduğundan, oda meselede bir taraf olamaz.  Mesela Mehmet Bozkurt’un hem yazısı, hem söylediklerini göz önüne alırsam, artık sanki bir uzlaşmalar ortamına gelinmiş ve rötuşlar yapılıyor. Oda meseleye buradan bakıyor. Oda, bir taraf olamaz; Oda bir sürekliliğin parçasıdır. Yani bir ortam sağlar ve o ortamda herhangi bir konuya ait tavırların belirginleşmesi için hayatı kolaylaştırır, bir şekilde önünü açar. Sizin yazdıklarınız ve söyledikleriniz, genel olarak ülkenin sorunla şu anda ilişkilendiği noktanın çok uzağında duruyor.

Osmangazi Üniversitesi Mimarlık Bölümünün hangi yasal statüde olduğunu biliyor musunuz? Osmangazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü bir kararname üniversitesidir. Bu şu demek: Ben kadro havuzumu oluşturamıyorum. Bütün üniversitelerin kadroları var ve kendi ellerinin altındadır, ama benim kadromu hükümet belirliyor. Bu yüzden Anadolu Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde 100’e yakın kadro varken benim kadromda 10 kişi var ki bunların 8 tanesi asistan. Bu 8 asistanın 3 tanesi 35. maddeyle gitti. Bu durum mimarlık ortamına ilişkin yasal bir düzenleme değil. Ben bir parçasıyım ve kararname üniversitesi olmam ya da 35. maddeye maruz kalmam düzeyinde de üniversiteler için hazırlanmış bir durum. Ortamda şöyle bir şey var: Kurumsallıklar açısından, ben bir banliyö treniyim, hocam Başkent Ekspresi. Hangisi daha yetkin ve değerli; bu tartışma yapılamaz. Kendi kapsamlarında ikisi de şekillenmiş şeyler. Siz bir yasa yapıyorsunuz: Sezer yasayı “anonim, genel ve soyut.” olarak tanımlıyor. Yasaya muhatap olabilecek yapıların karşımızda belirmesi lazım. Benim bu yasaya muhatap olabilecek bir yapım yok. Peki, bu yasa oluştuğu zaman ben ne ile karşı karşıya kalacağım? 3, 5, 4+2 falan hiç umurumda değil. O yapım yok ama ben bir eksiklik içinde değilim. Ben bu yoksunluk içinden -ben diye bahsediyorum bağışlayın akış içinde cereyan ediyor; o günün durumundan bahsediyorum- başka bir yapı çıkartmışım, ama bu yapı da olası yasayla ilişkilenebilecek bir yapı değil. Bakın, benim mimarlık tarihi dersim yok. Hocam diyor ki: “Proje yönetimini becerebilecek mi yeni mezun mimar?” Yeni mezun ve asistan kadrolarındaki mimarlar, mimarlık tarihi, tasarım, proje, yapı gibi her derse giriyorlar. Bunlar insan yetiştiriyorlar. Durum proje yönetimine değil, insan kaynaklarının yönetimine dönük bir şey. O yetkiyi orada veriyorsunuz ama neden? Bir tarafta yasal bir boşluk var, öbür tarafta onun kendini ifade etme özgürlüğüne bir üst noktada başka bir alandan karşı çıkıyorsunuz. Bu yasa gerçekten anayasal bir suç bana göre. Ulusal düzeyde Osmangazi Üniversitesi, bu meselede gerekirse bir kriz çıkaracak. Çünkü bu yasanın kendisi, eşdeğerdeki güçleri ve karşı karşıya gelebilecek güçleri aynı platforma koyamıyor. Koyamaz, çünkü o toplumsal hayata ait birşey. Toplumsal hayat incelmedikçe, gelişmedikçe bir yasaya maruz kalacak düzeyde bir yapı sağlayamazsınız. Dolayısıyla şu andaki bütün bu girişimlerde hem ODTÜ, İTÜ, YILDIZ gibi metropol üniversiteleri, hem de Mimarlar Odası, altı boşu çalışmaları yürütüyor. Bu yasa çıkar -çünkü sonunda bir güçler mücadelesi bu- ama bunun arkasından gelecek olan boşlukların sorumluluklarını da bu kurumlar üstlenir. Böyle bir sorumluluğu Mimarlar Odası’nın üstlenmeye hakkı zaten yok. Oda başka bir platformda durmalı. Merkez üniversiteler ise bu yasanın arkasından gelecek olan sorunların sorumluluğunu üstlenmek zorunda olacaklar.

Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar.

HALUK PAMİR- Sayın Ferhan Yürekli de bizim toplantılarımızdan birincisine katıldı. Orada fazla olumsuz değildi. Yani bir yemek yenildi ve yemekten dönerken de olumluydu bu konuda. Yani böyle bir sürecin zorunlu olduğunun farkındaydı. Sonra SN? Prof. DR. Gülsüm Sağlamer ile bir kısa görüşme oldu ondan sonra SN. Yürekli toplantılara katılmadı. Toplantılara katılmayınca ortamı etkileyemiyorsunuz. Sayın Güvenç’de hiçbir toplantıya katılmadı. Yani MOBBİG’in bu konuda yaptığı hiçbir toplantıya katılmadı ve dolayısıyla bu sürecin karar oluşturulma aşamalarında ne üniversitesi veya bölümü var, ne de kendisi var. İnsanlar bir şekilde bir emek sarf etmeden bir sürece, iş bittikten, yani bir ürün çıktıktan sonra onun üstüne bir şey söylerlerse, bu çok büyük bir haksızlık oluyor. Hele bunu mesela bir yayın organında tek başına yapınca, bu daha büyük haksızlık oluyor. Yani Sn. Güvenç’in deminki görüşlerini aktardığı bir mimarlık gazetemiz var. Orada karşı görüşe falan yer yok. Yani demin Sn. Güvenç bizi suçladı, “bir taraf kendisi konuşuyor, kendisi uyguluyor” diye; ben tam tersini söylüyorum: Biz herkesi 4 kere ayrı toplantılara davet ettik; iki sefer daha önceki toplantı kayıtlarımızın  CD’leri gitti, ama tek bir yanıt gelmemiştir;kendisi tek bir yazılı görüş yollamamıştır, bölümü yollamamıştır ve bütün üretim bittikten sonra bir açıklama yapmıştır. Aynı şekilde tartışmayı o gazetede açtıktan sonra “bunun karşısındaki görüşlere bir yer verelim mi?” gibi bir şey de olmamıştır.

 

Şimdi burada durum şöyle: Ben hem kendisine, hem bölümüne çok değer veriyorum. Çünkü çok büyük bir çaba gösteriyorlar; çok az kişiyle, tamamlanmamış bir kadroyla çalışıyorlar. Yasallık demek, böyle kanun, kararname falan çıkarmak değildir. Bir eğitim programının bütün boyutlarıyla yürütülmesi, akademik gereklerin yapılmasıdır. Eğer bizim meslek tanımımız yapıldığı zaman, o tanıma göre yürütülecek eğitim ortamının sürdürülebilir bir şekilde, nasıl olmasıyla ilgili konuşuyoruz. Şimdi Kenan çok heyecanlı, çok birikimli ve çok enerjik birisi. Kenan’la beraber çalışan kişiler de belki öyle. Fakat Kenan’ın canı çekti, başka bir şey yapmak istedi veya Allah göstermesin bir şey oldu ve Kenan o ortamdan çıktı; sonra bir kişi daha çıktı. O ortam sürdürülemez. Şimdi bütün yasaların esas amacı, sürdürülebilir ortamlar kurmak. Yani insanlar gidince de sürdürülebilecek ortamlar oluşturmak. Örneğin Kenan diyorki “Yeni çıkmış bir insan, asistan kadrolarındaki insanlar mimarlık tarihi, tasarım, proje, yapı gibi her derse giriyorlar. Bunlar insan yetiştiriyorlar. Proje yönetimine değil, bu insan kaynaklarının yönetimine dönük bir şey “ yani böyle normalin üstünde birikimlere sahip 6 genç kişi ile bütün bir mimarlık bölümünü sürdürmekten söz ediliyor. Ama akademik ortam olarak diyoruz ki: “Akademik ortamın ulusal ve uluslararası ortamda da hem eğitim, hemde araştırma olarak sınanması gerekiyor.” Bu mesleğin de ulusal ve uluslararası ortamda test edilmesiyle, bağlanmasıyla ilgili bir şey. Ulusal ortamda ödüller aracılığı ile pratik test ediliyor ve Kenan orada yeni ödül aldı. O zaman eğitim ortamlarını araştırma ortamlarını niye sınamıyalım. Bizim mimarlık üretimimiz, meslek üretimimiz, mesleğimizin korunmasıyla ilgili bir aşamadır. Ama akademik ortamın da bu şekilde test edilmesi lazım. Yani Sayın Güvenç’in başında bulunduğu kurumun akademik ortama yayınlarıyla, çalışmalarıyla, araştırmalarıyla katkıları nedir? Ulusal ve uluslararası ortamdaki akademik tartışmaya katkıları nedir ?  Şimdi ben o konulara girmedim. Çünkü bizim Sayın Mehmet beyin yayınladığı MOBBİG toplantısına (Sn. Güvenç) siz de katıldınız. Biz orada dedik ki: “Ayrıca bu ortamların da, mimarlık eğitimiyle ilgili ortamların da düzenlenmesi lazım. O ortamlar düzenlendiğinde zaten sizin belki bölümünüzün yeniden oturup kendisini örgütleyecek -eğer kanuna bağlanması gerekiyorsa- kanuna ayrıca ihtiyaç var. Biz de o konuda MOBBİG olarak yardımcı olabiliriz. Yani bunu sizle bir köşeye de çekilip konuşmuştuk hatırlarsanız son akşam. Siz dediniz ki: “Ziyaret edin bizi.” Tamam edilir, ama bir gövde olarak edilir ve bu kanun çerçevesinde de sizin kurumunuz da akademik olarak varolur.

 

Şöyle bir şey: Eğitim ortamları çok değişik şekilde kurulabilir. İşte sizin gibi çok güçlü kişiliği olan, becerisi, enerjisi olan 3-5 kişi bir araya gelir, bir atılım yaparlar; bir süre bir ortamı sürdürürler. Bu bir workshop’da olabilir, başka bir şey de olabilir ve 10 yıl da sürer. Böyleleri dünyada da var; işte Solari’in okulu var, FLWright’in okulu var. Adam gidiyor, gidince ortamın kalitesi farklılaşıyor. Yani ortamın tanıması, akreditasyonu o odak kişinin kendisi, Eskişehir’in akreditasyonu Kenan Güvenç ve 1-2 arkadaşı, onun akreditasyonu sizin üniversite değil şu anda. Onun olması için o kurumun kadrolarının oluşması lazım ve sürdürülebilir bir eğitim ortamının ispat edilmesi lazım. Bunun hem ulusal, hem de uluslararası olarak ispat edilmesi lazım. Yani bunda heyecanımızla bir yere varabiliriz; şöyle: Yapılan şeyi eleştirebiliriz ve bu da yararlı oluyor. bir şeyler söylenince mesela bazı kavramlar söyleniyor. Biz onları kaydediyoruz ve kullanabiliyoruz. Biz güçlü bir sürdürülebilir akademik ortam, ki araştırma ve eğitimiyle beraber bir ortam ve bunun ürünlerinin ortaya çıkarılabilmesini ve insanların kurumlar arasında daha yaygın ve çok boyutlu bir eğitim almasını öngörüyoruz.. Siz birilerini eğitiyor olabilirsiniz ve bunlar çok iyi olabilir, ayrı bir şey. Akademik araştırma olarak siz o ortamı zaten araştırma ortamı gibi kullanıyorsunuzdur -mimarlık araştırması bütüncül bir şey- ama akademik ortamın başka beklentileri var. Onu yerine getirip getirmediğinizi de -sizin dediğiniz çok doğru- bu yeni yapı kurulduktan sonra, yani bizim bir de eğitim ortamında bir birim kurulacak ve eğitim ortamında da kurumların yetkin olup olmadığı değerlendirilecek; bu yapılacak. Bu 1996 yılından beri de gündemde olan bir konu; eğitim ortamlarının yetkinliği konusu gündemde.

Zaten bizim son yaptığımız MOBBİG  toplantısında siz de vardınız Mehmet bey. Bazı gruplar dedi ki: “Biz ancak 4 yılı başarırız, 6 yılı başaramayız” dediler. “Tamam, bir problem değil” dedik. Ama “kendi aramızda örgütleneceğiz ve her okulun 6 yıllık eğitim vermesi için mimarlık okulları olarak destek vereceğiz” dedik. Yani bu desteği oluşturacağız ve vereceğiz. Tabii bununla ilgili de hükümetten, devletten taleplerimiz olacak. Yani bu iş uzun boyutlu bir plan; bugün hemen çözülecek bir durum değil. Biz bunu 10 yıl içinde başaracağız, ama hep beraber başaracağız. Kenan Güvenç’in yaratıcılığı ve eleştirileri bu yöne giderse hepimiz için çok daha yararlı olabilir. Ama kendi kurduğu modelin sürdürülebilirliği için içine kapanan, bir halde durmamalı.

 

Ben size İTÜ’den Dekan Sn. Prof. Dr. Ferhan Yürekli’nin yazdığı, ve Komisyonumuz raporuna eklediğimiz rapordan bir kısım okumak istiyorum. Bizim geliştirdiğimiz pozisyona çok yakın:

“1- Mimarlık eğitimi 4 tam zamanlı yıldır. Bu eğitimi başarıyla tamamlayanlara mimar unvanı verilir.

2- Mimarlık yetkisi almak için mimar unvanını almış ve;

a) Her yıl Temmuz ayı içinde Üniversitelerarası Kurulun yapacağı ulusal düzeydeki sınavı başarmış olmak veya,

b) Bir üniversitede en az 1,5 yıl süreyle bir yüksek lisans programını bitirmiş olmak gerekir.

‘a’ şıkkında belirtilen sınavda başarısız olanlar izleyen yıllarda sınava sonsuz sayıda girme hakkını saklı tutarlar. Bunun dışında yapılacak süre uzatma,pratik yapma zorunluluğu ve meslek konusunda yapılacak bir yetki sınavı gibi önerilere mimarlık eğitimi anlayışımız nedeniyle olumlu bakamamaktayız” diyorlar.

Ne demek oluyor bu ? açıklıyayım; bizim 6 yıl dediğimize, onlar 5,5 yıl diyor zaten. Yani 2 yıl dediğimize 1,5 yıl diyorlar. Yani Mimarlık gazetesinde yapılan o yayın aslında yarım yıl içindir. Artı, diyorlar ki: “4 yılı okusunlar, sonra çıksınlar ve Üniversitelerarası Kurulun yapacağı sınavı alsınlar.” Bu, kurslar çıkacak demek. Yani ne olacak o sınav? O 2 yılda öğretilen yasalarla ilgili bir sınav olacak. Yasalarla ilgili sınava okulda hazırlanmıyorsunuz ve kursa gideceksiniz; çevresel denetimle ilgili konuların kursuna gideceksiniz. 2 yıl içinde tamamlamanız gereken tasarımları dışardan bitireceksiniz. Yani kısacası Ferhan Yürekli beyin yine gazetelere çıkan sizinle veya Sn. Murat Uluğ’la yaptığı ve çok vurgulanan konuşmada hiçbir şekilde tam operasyonel, işlevsel sonuç hakkında bir bilgi yok. Bunu bilmekte de yarar var.

OTURUM BAŞKANI- Hocam siz söz istemiştiniz.

EMEL AKÖZER - “Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı”nda yer alan mimarlık mesleğini ve eğitimini ilgilendiren düzenlemeler konusunda Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı’nın görevlendirmesiyle ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haluk Pamir başkanlığında yürütülen komisyon çalışmaları sırasında Dekan Danışmanı sıfatıyla bilgi edinme fırsatı buldum. Bu konuda yine Dekan Danışmanı sıfatıyla hazırladığım ve Ağustos 2004’te ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dekanlığı’na sunduğum raporda özetlenen ve burada da dile getirmek istediğim kişisel görüş ve değerlendirmelerin sorumluluğu bana aittir.

- Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı’yla ilgili tartışmalarda dikkate alınması gereken iki süreçten söz edilebilir.

  • Avrupa Birliği süreci
  • Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın gerçekleştirilmesi süreci (Bologna Süreci)

“Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı” Avrupa Birliği süreci içinde iç koordinasyon ve uyumu sağlamak üzere kurulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin “Türkiye Ulusal Programı” çerçevesinde sürdürdüğü çalışmalar arasında yer almaktadır.[i] Taslakta Avrupa Komisyonu tarafından 2002 yılında sunulan “Mesleki Yeterliliklerin Tanınmasında Avrupa Parlamentosu ve Konsey Direktifi İçin Bir Öneri” başlıklı metin temel alınmıştır. Bu metin 20 Nisan 2004 tarihli yeni Komisyon Önerisi’yle değiştirilmiş, 18 Mayıs 2004 tarihinde Konsey öneri konusunda siyasi görüş birliğine varmıştır.[ii]

Mimarların iş kurma hakkı ve hizmet sunma özgürlüğünden etkin bir şekilde yararlanmalarını kolaylaştıran tedbirleri de kapsayan, mimarlıkla ilgili diploma, sertifika ya da diğer resmi mesleki ehliyet belgelerinin karşılıklı olarak tanınmasına ilişkin 10 Haziran 1985 tarihli Konsey Direktifi de (“Mimarlar” Direktifi) Komisyon Önerisi içinde birleştirilmesi amaçlanan sektörel direktifler arasındadır.[iii]

- AB yurttaşlarının AB içinde iş kurma hakkı ve hizmet sunma özgürlüğü, AB hukukunun temel ilkeleri arasında sayılmaktadır.   Temel Haklar Şartı’nın 15. maddesi “meslek seçme özgürlüğü ve çalışma hakkı” çerçevesinde “her Birlik yurttaşının istihdam edilme, çalışma, herhangi bir üye devlette iş kurma ve hizmet sunma hakkını kullanma özgürlüğü”nü de kapsar”.[iv] Beceri ve bilgilerin (yeterliklerin) nerede kazanıldığına bakılmaksızın Avrupa iç pazarında bir mesleği icra etme (iş kurma ve hizmet sunma) özgürlüğü daha 1957’de Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu Kuran Antlaşmada (Roma Antlaşması) tanınmıştır.[v]  Ortak pazar, “ayrımcılık yapmama” ve “karşılıklı tanıma” ilkelerine uygun olarak malların, kişilerin, sermayenin ve hizmetlerin serbest dolaşımını öngörür. Meslek sahiplerinin söz konusu temel hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesi üye devletler arasında mesleki yeterliklerin karşılıklı tanınmasını garanti eden kuralların geliştirilmesini gerektirmiştir.

- SORUMLULUK SAHİBİ MİMAR: Yasal temeli Avrupa Ekonomik Topluluğu'nu  Kuran Antlaşma olan 1985 “Mimarlar” Direktifi’nde tanımlanan ortak yeterlikler çerçevesi, AB yurttaşlarının söz konusu hak ve özgürlükleri, temel hak ve özgürlüklere saygı temelinde ve sorumluluk bilinciyle kullanmalarına olanak verecek bir eğitim altyapısı sağlamaya yöneliktir.

10 Haziran 1985 tarihli “Mimarlar” Direktifi’nde yer alan 11 mesleki yeterlik koşulu Haziran 1996 tarihinde Barselona’da toplanan Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) Genel Kurulu’un benimsediği “UIA/UNESCO Mimarlık Eğitimi Şartı”nda da mimarlık eğitiminin kazandırması gereken nitelikler olarak tanımlanmış, ancak “Mimarlar” Direktifi’nden söz edilmemiştir.  Buna karşılık Mart 2000 tarihli “Politika Konuları: Mimarlık Mesleğinin İcrası” başlıklı belgede mimar olarak kayıt/ruhsat/sertifika hakkını elde etmek için temel koşullar konusunda “Mimarlar” Direktifi kaynak gösterilmektedir.  UIA Mimarlık Eğitimi Komisyonu tarafından hazırlanan 16 Mart 2002 tarihli “UIA ve Mimarlık Eğitimi: Düşünceler ve Tavsiyeler” başlıklı belgede de Mimarlık Eğitimi Şartı’nda mimarlık eğitiminin kazandırması gereken özel yeterlik alanlarının formüle edildiği belirtilmekte ve 1985 tarihli “Mimarlar” Direktifi’ne de gönderme yapılarak ilgili bilgi ve beceriler sıralanmaktadır.[vi]

- “Mimarlar” Direktifi’nde daha 1985 yılında tanımlandıktan sonra Uluslararası Mimarlar Birliği (UIA) ve Avrupa Mimarlar Konseyi (ACE) tarafından da kabul gören üniversite düzeyindeki mimarlık eğitiminin sağlaması gereken mesleki yeterlikler, ülkemizde ilk kez “Mesleki Yeterliklerin Düzenlenmesi ve Tanınması Hakkında Kanun Tasarısı Taslağı”nın 48. maddesinde yasal bir düzenleme içerisinde tanınmaktadır. Türkiye’de mimarlık eğitiminin, ilk kez bu yasayla “düzenlenmiş” bir meslek alanının eğitimi haline gelmesi öngörülmektedir. Mimarlık okullarının söz konusu yeterlikleri kazandırdıkları güvencesini verecek reformları gerçekleştirebilmeleri yükseköğretim reformu kapsamında yeni düzenlemeleri de gerektirmektedir.

 

- Yasa tasarısı tartışılırken dikkate alınması gereken diğer konu Bologna Süreci’dir. Bologna Süreci 2010 yılına kadar bir Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın gerçekleştirilmesi konusundaki politika kararlarının benimsendiği bir dizi toplantıyla başlamıştır. Bu süreci tanımlayan en önemli dört belge 25 Mayıs 1998 Sorbonne Bildirgesi, 19 Haziran 1999 Bologna Bildirgesi, 19 Mayıs 2001 Prag Bildirisi ve 18–19 Eylül 2003 Berlin Bildirisi’dir.[vii]

Bologna Süreci’nin başlıca ilkeleri Mayıs1998’de Paris’te imzalanan “Avrupa Yükseköğretim Sisteminin Mimarisinin Uyumlaştırılması Hakkında Sorbonne Bildirgesi”nde bulunabilir.  Avrupa Mimarlar Konseyi (ACE) tarafından Ocak 1996’da yayımlanan Beyaz Kitap’la ilgili sunuş yazısında,  mimarlık mesleği açısından bakıldığında Avrupa’da siyasal kurumların ekonomik sorunlara verdiği önemle toplumsal ve kültürel sorunlara verdiği önem arasında tehlikeli bir dengesizlik olduğu, gerçekte ekonomik stratejinin toplum hayatının kalitesinde olabilecek en yüksek düzeye nasıl ulaşılacağına ilişkin siyasal, kültürel ve toplumsal değerlendirmelerin ışığında belirlenmesi gerektiği ifade edilmiştir.[viii]  Sorbonne Bildirgesi’ni söz konusu sunuş yazısında dile getirilen soruna siyasal bir çözüm olarak yorumlamak mümkündür:

“Avrupa sürecinde yakın zamanda ileriye dönük son derecede önemli bazı adımlar atılmıştır. Ne denli geçerli olsalar da bu adımlar, Avrupa’nın sadece Euro, bankalar ve ekonomiden ibaret olmadığını unutturmamalıdır: Avrupa, aynı zamanda bir bilgi kıtası olmalıdır. Kıtamızı entelektüel, kültürel, toplumsal ve teknik açıdan güçlendirmemiz ve geleceği bu yapı üzerinde inşa etmemiz gerekmektedir. Bu yapı büyük ölçüde entelektüel, kültürel, toplumsal ve teknik boyutlarda gelişmede merkezi bir rol oynamayı sürdüren üniversiteler tarafından şekillendirilmektedir.”

Bildirge’de Avrupa’da ilk üniversitelerin doğduğu dönemde öğrencilerin ve akademisyenlerin serbestçe dolaştığı ve Avrupa kıtasında bilginin hızla yayıldığı hatırlatılmaktadır. Oysa 21. yüzyılın eşiğinde pek çok öğrenci ulusal sınırların dışında bir süre öğrenim görme olanağı bulamadan mezun olmaktadır. Bildirge’de imzası olan ülkelerin eğitim bakanları, eğitim ve çalışma koşullarında önemli değişikliklerin yaşandığı bir dönemde öğrencilere ve bütün topluma “mükemmelliğe ulaşabilecekleri alanı arayıp bulabilmeleri için en iyi fırsatları sunan bir yükseköğretim sistemi” borçlu olduklarını belirtmektedirler. Amaç, farklılıklara saygı duyan, buna karşılık dolaşımı ve yakın işbirliğini kolaylaştıran bir öğretim ve öğrenim çerçevesi geliştirmek ve bu konuda mevcut engelleri kaldırmaktır. Bunun için “anlaşılabilir” ve “karşılaştırılabilir bir sistem” gereklidir. Uluslararası düzeyde karşılaştırmaya olanak veren ve lisans ve lisansüstü olmak üzere iki kademeli eğitime dayanan bir sisteme, aynı zamanda bu sisteme özgünlük kazandıran ve esneklik getiren kredi ve dönem uygulamalarına bu bildirgede yer verilmektedir. Öğrencilerin çok çeşitli programlardan yararlanabilmesine, farklı dillerin öğrenilmesine ve yeni bilgi teknolojilerini kullanılabilmesine olanak veren bu sistem, “yaşam boyu öğrenme” ve çok disiplinli çalışmalar için gerekli altyapıyı da sağlayacaktır.

19 Haziran 1999 Bologna Bildirgesi’nin imzalanmasından iki yıl sonra yükseköğretimden sorumlu Avrupa Bakanları ilerlemeyi gözden geçirmek ve yeni hedefler ve öncelikler belirlemek üzere bu kez Prag’da toplanmıştır.  Prag Bildirisi’nde 2010 yılına kadar Avrupa Yükseköğretim Alanı’nın kurulması hedefi yeniden teyit edilmiştir. Bakanlar, hareketliliği destekleme gayretlerinin öğrencilerin, öğretim görevlilerinin, araştırmacıların ve idari görevlilerin Avrupa Eğitim Alanı’nın demokratik değerlerinden, kültürlerin ve dillerin çeşitliliğinden ve yükseköğretim sistemlerinin çeşitliliğinden yararlanması için sürdürülmesi gerektiğini de yeniden teyit etmişlerdir. Prag toplantısının Türkiye’de yükseköğretim için önemi, Türkiye’nin de Avrupa Yükseköğretim Alanı’na katılma başvurusunun bu toplantıda kabul edilmesidir.

Prag toplantısı’ndan sonra 33 Avrupa ülkesinin yükseköğretimden sorumlu Bakanları 19 Eylül 2003’te Berlin’de toplanmıştır.  Berlin Bildirisi’nde Bologna Süreci’nin toplumsal boyutu üzerinde durulmaktadır. Yükseköğretimin kamusal bir hizmet ve kamusal bir sorumluluk olduğu hatırlatılmakta ve uluslararası akademik işbirliği ve alışverişlerde akademik değerlerin egemen olması gereği vurgulanmaktadır. Berlin’de tanımlanan yeni eylem alanı, bilgi temelli toplumun iki ayağı olarak görülen Avrupa Yükseköğretim Alanı ve Avrupa Araştırma Alanı arasında daha yakın bağlar kurmak ve tüm Avrupa’da araştırmayı yükseköğretimin bütünleşik bir parçası haline getirmek için yükseköğretimde üçüncü kademe olarak doktora çalışmalarını desteklemektir.

Bologna Süreci içinde Avrupa yükseköğretim derecelerinin dünyanın her yerinde anlaşılabilir ve karşılaştırılabilir olmasının yanı sıra, tutarlı kalite güvencesi ve akreditasyon/belgelendirme mekanizmalarının sağlanması, bilgilendirmenin artırılması ve ortak bir yeterlikler çerçevesinin geliştirilmesi gerekli görülmektedir.

- Bu süreç içinde de ortak bir yeterlikler çevresinin geliştirilmesinin esas amacı yükseköğretimde temel hak ve özgürlüklere dayalı bir sistemin yaratılmasıdır. Bu amacın gerçekleşmesi kuşkusuz ulusal Yeterlikler Çerçevesi’nin temel hak ve özgürlüklerin ve bunların dayandığı insan değerinin bilgisi ışığında geliştirilmesine bağlıdır. Öğretim ve araştırmanın hedeflerinin belirlenmesinde ve bu hedeflerle uyumlu içeriklerin ve yöntemlerinin geliştirilmesinde temel hak ve özgürlüklere saygı ve bunlara dayanan etik mevzuat ve sözleşmelerin bilgisi, AB Temel Haklar Şartı’nın 13. maddesinde, “sanat ve bilim özgürlüğü” kapsamında yer alan  “akademik özgürlük”ten yararlanmanın getirdiği bir sorumluluk ve görevdir.

- Avrupa Eğitim Alanı’nın inşasına, ortak bir Yeterlikler Çerçevesi’nin geliştirilmesine karşı çıkan ya da kuşkuyla yaklaşan kişi ya da toplulukların, çoğu zaman bu süreç içinde ulusal kimliklerin ve halkların kültürel çeşitliliğinin ve geleneklerinin kaybolacağı iddiasından yola çıktıklarını söylemek yanlış olmaz. Bunun sonuçlarından biri “Avrupa boyutu”nun göz ardı edilmesi ve Bologna Süreci’nin gerektirdiği reformları gerçekleştirmek yerine yüzeysel ve göstermelik düzenlemelerle yetinilmesidir. Şubat 2004’te gerçekleştirilen 7. Avrupa Öğrencileri Toplantısı’nın Genel Raporu’nda, bazı ülkelerin ders programlarını öğretim hedefleri ve öğrenci merkezli yeni yaklaşıma göre baştan sona yeniden yapılandırdıkları, buna karşılık bazılarının örneğin görünüşte Bologna modeline uysun diye mevcut programları ikiye bölüp farklı adlar vermekle yetindikleri belirtilmektedir.[ix]  Bu, Bilgi Avrupa’sı düşüncesinin gerçekleşmesinin bir zihniyet değişikliği gerektirdiğini ve bunun da zaman alacağını göstermektedir.

SELAHATTİN ÖNÜR - Sanırım şu ana kadarki konuşmacılar genel tabloyu çok iyi bir şekilde çizdi. Avrupa’daki gelişmelerle ilgili, temelindeki zihniyet olsun, ne anlama geldiği olsun, Sayın Emel Aközer iyi bir şekilde ortaya koydu. Sayın Haluk Pamir son bir yıl içerisinde yapılan çalışmaları, konunun ortaya çıkış nedenlerini ve yapılması gerekenleri de geniş bir şekilde anlattı. Sayın Mehmet Bozkurt da Mimarlar Odası’nın görüşlerini belirtti. Tabii kişiler arasında, farklı gruplar, farklı ortamlardan gelenler arasında muhakkak ki görüş farklılıkları olacaktır. Fakat temelde gördüğümüz kadarıyla, genel bir ortaklık var görüşlerde ve bu çok önemli. Bu durum,  üniversite ve meslek ortamı arasındaki yakınlaşma açısından da çok sevindirici. Bence ortaya konulan farklılıklar çok önemli farklılıklar değil. Bu farklılıkları, sadece bu konuları henüz gündeme alan Türkiye ortamında değil, Avrupa’daki ortamlarda da görüyoruz.

Mimarlık açısından Türkiye’deki durum, aslında Avrupa Birliği’ne girmek ile ilgili bir durum değil. Ben 70’li yıllardan beri, içinde bulunduğum akademik ortamda ve toplantılardaki konuşmalarda, eğitimle ilgili hep benzer konuları tartıştığımızı hatırlıyorum. “Biz kimi yetiştiriyoruz; bu eğitimimizin ürünü nedir ve hedefleri neler olmalı?” Bu sorular hep havada dolaştı ama cevapları hiçbir zaman net bir şekilde ortaya konulmadı. Sanıyorum bu sorular, pratikte birçok yaklaşımı da etkilemiştir; çünkü en azından insanlar bu soruları düşünme fırsatını bulmuştur. Bu tartışmalar, özellikle 1980’li yılların ortasından itibaren, okullar arasında da sürmeye başladı. Özellikle İstanbul’da toplanılırdı ve yine bu mimarlık eğitiminin dönüşümü konusu görüşülürdü. Bunun gerekçeleri vardı, çünkü çoğu kimse okulların 4 yıllık eğitim sonunda verdiği diplomanın bir yetki verme belgesi olabileceği konusunda iç rahatlığıyla konuşamıyordu. Belgeyi aldıktan sonra ne yapılacağı konusunda, üniversite ne yapar, meslek odası ne yapar konusunda sorular yine vardı. Staj, sınav gibi mekanizmalar eğer konulacak olursa, bunlar nasıl yürütülecek, kim yürütecek soruları hep gündemdeydi. Karşılıklı güvensizlikler de vardı. Üniversitelerin Oda’yla, Oda’nın üniversitelerle düşünsel alışverişi çok yüzeysel kalabiliyordu.

Bugün de giderek derinleşerek ortaya çıkan bir durum var ve o da, Sayın Haluk Pamir’in bahsettiği yasa boşluğudur. Yasalarla ilgili olarak bu ortamın kendi haklarını ve sorumluluklarını takip etmedeki zafiyetleri söz konusudur.

Bunların dışında, mesleğin tanım olarak bir boşluk taşıdığı görülmektedir. Sanırım bu boşluk, sadece mimarlık ortamında değil. Toplumda mimara ilişkin oluşan imajla, mimarların kendileri hakkında düşündükleri imaj arasında çok büyük farklılıklar var. Bunların farklılığın en önemli nedeni, mesleğin parçalanmış olması. Sorumlulukların tanımlanmamış olması, yasanın olmaması, bunlar hep bu parçalanmaya, bu tanımdaki eksikliklere neden olan sebepler olarak saptanabilir, düşünülebilir.

Bir başka faktör de, mimarlık okullarının hazır olmadan, çok süratle artması. Türkiye’nin her tarafında politik bir seçim olarak; politikacıların seçimi, her zaman halkın istedikleri, arzu ettiklerinin yerine getirilmesi yönünde oluyor. Buraya kadar doğru bir yaklaşım olabilir. Ama her ilde bir üniversite açılması, bu üniversiteden her türlü alanda eğitim vermesinin istenmesi, insan kaynağı bakımından, fizik kaynakları bakımından eksikliği olan okulların ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu okulların bazılarında, çeşitli şekillerde, birtakım finansal desteklerle, insan kaynağının yetiştirilmesiyle ilgili bazı yöntemlerle, birtakım iyileşmeler olabilmektedir. İçinde olmadan, gerçekten şartları hissetmek, tam olarak sorunları saptamak zor. Ancak o okullarda eğitim veren kişiler anlattığında ve kendi deneyimlerini ortaya koyduğunda ortaya çıkan bilgilerle birtakım sorunları anlayabiliyoruz. Sayın Kenan Güvenç’in sözünü ettiği, bu koşullarda olan bir okulun çıkış için özgün bir yöntem arayışı sonucu ortaya koydukları, bir modelin bir şekilde bu ortama sunulması, arkasında durulması ve bunun bir savunusunun yapılması. Tabii, ben buna savunu demeyeceğim, eğer gerçekten somut durumlarla karşılaşıldığı zaman, insanlar yaratıcı bir şekilde bazı yöntemler oluşturabiliyorlarsa, bu çok değerli bir şey. Ama onun dışında bu eğitimin ve pratiğin sürekliliği açısından, sürdürülebilirliği açısından, birtakım sorunlar belirlenmeye başladığı zaman, bu sadece çok genelleştirilemeyecek bir özel durum olmaktan öteye gidemiyor. Haluk Pamir’in yaptığı eleştiriye katılıyorum. Bu şartlar altında çok özgün bir çıkış yapan bir okul olabilir, birtakım sorunları o yöntemlerle aşıyor olabilir; ama bunun kalıcılığı ve sürdürülebilirliği konusunda kuşkular giderilemiyorsa, bu genelleştirilemeyecek bir örnektir.

Aslında bizi bir araya getiren konu, Avrupa Komisyonunun direktifi sonucu ortaya çıkan durumdur. 2001 yılından beri biz, MOBBİG toplantılarında, Avrupa yükseköğretim alanıyla ilgili reformu izliyoruz. Sorbonne Deklarasyonu ile başlayan, Bologna, Prag ve arkasından geçtiğimiz yıl yapılan Berlin toplantıları ile süren Bolonya sürecinin altına Türk Hükümeti de imzasını atmıştır. Yükseköğretim alanı, kendi içerisinde bazı felsefeler, bunun yanı sıra ele alınması gereken konular konusunda açık birtakım direktifler ve ortak verilen bazı kararlar taşımaktadır. Üç payanda var: eğitimin iki etaplı (“cycle”) olması, eğitimin kalitesinin değerlendirilmesi, kalite güvencesinin sağlanması; bir de hareketlilik. Hizmetlerin dolaşımı daha çok mesleki bir ortamdaki dolaşım olarak tanımlanabilir. Fakat, öğretim elemanlarının ve öğrencilerin dolaşımı eğitim süresindeki bir dolaşım ki, bu da çok önemli. Tabii, dolaşım konusunda getirilen düzenlemenin, eğitimin kademelenmesi ve yıllarıyla ilgili düzenlenmesiyle çok yakın ilişkisi var. Burada bir benzerlik, tutarlılık olması lazım ki, bu hareketlilik olabilsin. Şu anda yapılan hesaplara göre, Avrupa’da sağlanabilen dolaşım, öğrenci sayısının yüzde 5’i ve önümüzdeki yıllarda “dolaşan” öğrenci sayısı 1–2 milyona çıksa bile, bu yüzdeyi aşamayacağı konusunda bir hesaplama var. Dolayısıyla, A.B.D.’de olduğu gibi, sanal kampuslar yaratılmasının belki çok daha etkili olabileceği düşünülmekte; yani enformasyon teknolojisi aracılığıyla mobilite, sanal mobilite, çok daha önemli bir düzeye gelebilecektir.

MOBBİG toplantılarında, yükseköğretim alanıyla ilgili gelişmeleri her toplantıda ele aldık, neler olup bittiğini izlemeye çalıştık. Bizi en çok ilgilendiren tarafı da, eğitimin süresiydi. Bolonya sürecinden de biliyorsunuz, eğitimin 5 yıl olması için YÖK’e önerimiz oldu. Uluslararası mimarlık camiası, meslek odaları ve eğitimle ilgili dernekler, kurumlar hatta Avrupa Birliği’nin, Avrupa Komisyonu’nun kurmuş olduğu komitenin öngördüğü 5 yıllık bir eğitim süresi ve 2 yıl staj bir referans oldu. Bu referansı birçok ülkedeki mimarlık okulları hemen hemen istisnasız benimsedi. Altına imza atılan Bolonya süreci ile ilgili hususlar üniversitelere yansıtılmadı. MOBBİG olarak, süreçte imzası olan Türkiye Hükümeti tarafından, Yüksek Öğretim Kurulu aracılığıyla, belki bu iki devreli (“cycle”)(3+2) yüksek öğretimin mimarlık okullarında 5 yıl süreklilik taşıyacak şekilde düzenlenmesinin gerçekleştirilmesi için çalışmamız gerektiğini saptadık. Bu çalışmalar sürerken YÖK’ten herhangi bir tepki gelmedi. Dolayısıyla, biz daha çok kendi kendimize konuşuyorduk. Meslekte yeterlilik ve hizmetlerin serbest dolaşımı konusu gündeme geldiğinde, bunun gerektirdiği eğitim boyutu birdenbire bizim çalışmalarımızın ve isteklerimizin gerçekleşmesi için bir yol açtı. Sonunda ortaya çıkan, 3+2 değil de, 4+2’li bir model oldu. Bu tabii ki, Türkiye’deki mevcut koşullar ve üniversitenin genel olarak 3+2’yi, daha doğrusu Yüksek Öğretim Kurulunun 3+2’yi kabul etmemesinden de kaynaklanan bir sonuç; bu gerçeği de göz ardı edemezdik. Askerlik konusu bile gündeme geldi, “3 yıl sonunda lisans diploması alınınca ne olacak” gibi. Dolayısıyla, üniversite dışındaki ortamların da böyle bir değişime adapte olması gerekir. Yasaların da buna göre düzenlenmesi gerekir. Bunlar olmadığı takdirde, büyük sorunlarla karşılaşabileceği gerçeği karşımıza çıktı.  

Çok yakın zamanlarda, Eylül’ün başında, yedincisi yapılan Avrupa Mimarlık Okul Başkanları Toplantısı’na katıldım. Şu anda Avrupa’daki bu uygulamaya geçmiş olan okullarda 3 yılı bitirip de, lisans derecesi alanlar var. 3 yıl sonra mezun olanlar için biz nasıl bir meslek tarifleyeceğiz? gibi sorular soruldu. Hâlbuki böyle bir tarif yapmak okulların işi değil; 3 yıl sonunda alınan bir lisans diplomasının herhangi bir yetki vermeyen belge olduğu, akademik bir derece olduğu konusu, daha önceki toplantılarda alınan ilke kararlarında zaten vardı. Bunların profesyonel hayatta nasıl bir meslek erbabı olacağı konusundaki tartışmalar, geriye bir dönüş gibi yansıdı ve doğrusu üzüldüm. Bunun böyle olabileceği de muhtemeldir, yani çok da şaşırtıcı olmamalı.

Aslında öngörülmüş olan reform süreci 2010 yılını hedeflemiştir. Dolayısıyla, 2010’a kadar muhakkak ki adaptasyonlar, birtakım denemelerden çıkan sonuçlar olacaktır. Onun için Türkiye’deki uygulamanın, değişmez bir yasa ile belirlenmesi çok sakıncalı olabilir. Yasada öyle bir madde olmalı ki, bu gerçeği açıkça belirtmeli. Bu süreç, bütün Avrupa’da 2010’a kadar sürecek olan bir süreçtir. Bizim kendi deneyimlerimizden ve diğer ülkelerin deneyimlerinden yararlanarak, yapılması gerekenlere belki zaman içinde ayrıca karar vermemiz gerekebilir. Dolayısıyla, bu yasadaki maddelerde yapılabilecek değişimlerle ilgili bir uyarının,  esnekliği getirmekte büyük yararı olur diye düşünüyorum.

Bu arada bir başka konudan söz etmek istiyorum. Avrupa Komisyonu’nun “Tematik Ağlar” diye bir birimi var. Avrupa Komisyonu’ndan finansal destek alan bu birimden beklenen; ülkelerin, meslekleriyle ilgili kriterleri kendi aralarında oluşturmaları; araştırmalarla daha yakın ilişki kurmaları; toplumla disiplin arasındaki bağlantının güçlendirilmesi; bunu yaparken de Avrupa ülkeleri dışından kişilerden de yararlanabilmesi ve daha da önemlisi, okullar arasındaki eğitimin ayarlanması (“tuning”) yönünde çalışmaları var. Bu ayarlama (“tuning”) ile güdülen amaç: bir eğitimden geçen öğrencinin edinmiş olması beklenen bilgi ve becerilerin ne olduğunun saptanmasıdır (“learning outcomes” and “competences”). Dolayısıyla, okullardan birtakım bilgilerin gelmesi gerekiyor. Bu çerçeve içerisinde Avrupa Mimarlık Eğitimi Derneği (EAAE) nin de desteğiyle “Avrupa Mimarlık Okul Başkanları Ağı” diye bir tematik ağ kuruldu ve Avrupa Komisyonu tarafından destekleniyor. İki senedir çalışmalarını yürütüyor. Geçen yıl ve bu yıl düzenlenen birtakım anketler oldu. Anketlerle amaçlanan,  araştırmada olsun, eğitimde olsun, profesyonel yaşamla ilişkili eğitimin boyutları olsun, okulların ne tür bilgi ve beceriler verebildiklerini ortaya koymalarıdır. Bilgi toplanacak ve bu bilginin sonuçları da paylaşılacak. Gerçekten ne kadar sağlık sonuçları olur, bilinmez, ama en azından iletişimin daha çok artmasına yardımcı olacağı, birtakım bilgilenmelerin daha çok olmasına yardımcı olacağını tahmin edebiliyoruz.

Sayın Mehmet Bozkurt’un stajlarla ve eğitimin süresiyle ilgili söylediği birkaç şey vardı. Şu çok önemli: 3+2 olsun, 4+2 olsun veya 5 yıl olsun, 6 yıl olsun; 5 veya 6 yıl olan ve arada lisans diploması vermeyen bir programı herkes sorgusuz kabul ediyor. Fakat 3+2, 4+2 gibi bir etaplaşmadan bahsedilince, sorunlar ortaya çıkıyor. Aslında düşünürken, bu artı konusunun bir süreklilik içermesini kesinlikle akıldan çıkarmamak gerekiyor. Bu 3+2’ler, 4+2’lerin aslında bir esneklik, öğrenciye belli kanallara ayrılması bakımından sağlayabileceği bir esneklik olarak görmek doğru bir yorum olacak.  Bu modelin kesintili olarak algılanmasını yaratacak bir pekiştirmeyi sakıncalı görüyorum.

Stajla ilgili olarak: bir okuldan mezun olduktan sonra bir kişi staj yapacaksa, bunun süresi 2 yıl olsun diye bir öneri var. Oda’nın, eğitim süresinde yapılan stajın bu süreyi kısmen azaltabileceği konusunda bir kanaati olursa, o zaman buna 2 yıllık bir süre içerisinde yer verilebilir. Ama Oda’nın, genel olarak stajların, bütün okullar için benzer bir şekilde örgütlenmesi konusuna girmemesinde büyük yarar var. Her okulun kendi inisiyatifiyle bunu geliştirmesi, farklı deneyimler açısından çok daha yararlı olabilecektir. Ama Oda’dan beklenebilecek şeyler de var; özellikle öğrencilerin gerek yurtiçi, gerek yurtdışında katılacakları staj yerlerinin niteliği ve bu stajlara imkân sağlanması konularında bir meslek kuruluşu olarak yardımcı olabilir.

Diğer bir tartışma da, ortaöğretimde mimarlık alanına bir ilgi, yönlenme sağlayacak yaklaşımlar konusudur. Burada, yine Avrupa Birliği çerçevesinde Avrupa Komisyonu’nun bir programı olan ve ortaöğretim için öğretim elemanı yetiştirmede destek sağlayabilen Commenius Programı’ndan yararlanılabilir. Bu konuya belki pilot bazı okullarla başlayıp, sonrasında ortaöğretimdeki öğretim elemanlarının eğitilmesiyle ilgili bir programdan yararlanarak, bir çalışma başlatmak ve bunu zaman içerisinde ortaöğretimde daha da yaygınlaştırmak iyi olabilir.

Mesleğin parçalanması konusu ile ilgili olarak bütünleştirme yöntemleri aranabilir. Meslek alanının tanımlanması, meslek yasasının çıkması buna çok yardımcı olacaktır.

Doktora konusu, Avrupa gündemine, üçüncü bir evre olarak geçen sene Berlin toplantısında girdi; Avrupa A.B.D.’de varolan uygulama biçimleri ile yeni tanışıyor. Biz çok önceden tanışmıştık, onun için bize çok yabancı değil. Doktora konusu çok yoğun bir şekilde araştırma çerçevesinde tartışılmaya başlandı. Mimarlık alanında birdenbire zıt fikirler ortaya çıkmasına sebep oldu. Şu anda bir grup hâlâ, tasarımın aslında bir araştırma alanı, araştırma aracı olduğunu söylüyor, başka bir grup da, bunu kabullenmiyor. Sanıyorum bu tartışma, akademik dünyada üzerinden rahatlıkla gelinebilecek bir husustur. Hiçbir araştırma içermeyen bir tasarımın çalışması düşünülemez; ama tabii ki, onun dinamiği, etmenleri, salt araştırma çalışmasından da farklıdır. Salt araştırma alanında bile çok farklılıklar var.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz.

Buyurun.

MEHMET EMİN TUNA (Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı)- Ben söze şöyle başlayayım: Mimarlık öğrencilerine ben şunu söylüyorum: “Siz ölümsüzleşmek istiyor musunuz? O halde iyi bir mimar olun, çok çalışın, çok çalışın” diyorum. Mimarlık öyle bir meslek ki,  hem eğitimi çok yorucu, hem de mezuniyet sonrasında da çok çalışmayı gerektiren bir meslek, bunu birebir yaşayarak biliyor ve görüyoruz.

Mimarlık eğitiminde, ülkenin geleceği bakımından da, önemli olan nokta,  en iyi öğrencileri mimarlık eğitimine almaktır. Bence, toplumun en kaliteli, en yüksek, yani başka anlatımla en iyi öğrencileri, birinci tercihini mimarlık üzerine yapmalı, Mimarlar Odası ve üniversiteler işbirliği halinde, bunu sağlamak zorundayız. Çünkü mimarlık mesleği diğer mesleklerden çok farklıdır. Bu mesleğin ayrıcalığı vardır ve buna göre de öğrencilere imkânlar tanınması lazımdır. Mimarlar Odası, mimarlığın, toplumun birinci tercihi haline gelmesi için ne yapılması gerekiyorsa, onu yapmalıdır. Bu noktada ne yapılabilir? Örneğin ben Kültür Bakanlığı nezdinde girişimde bulunacağım. Amacım, “özel, ayrıcalıklı” burslar temin etmektir. Bu senenin üniversite giriş sınavlarını incelediğimiz zaman, İstanbul’daki bir mimarlık okulundaki puanlamaya bakıyoruz, bursluyla burssuz arasında 80–90 puan fark var. Burslu olduğu zaman, o üniversitenin sırası yukarılara tırmanmış. Demek oluyor ki, toplumun burs konusunda tercihi çok önemlidir, bu mimarlık için çok önemlidir. Kültür Bakanlığıyla görüşülüp bütün mimarlık okullarında, mimar olacaklara burs temin edilmesi şarttır.

İkincisi; Mimarlık Kanun Tasarısının çıkarılması kaçınılmazdır. Şu an bir kanun var, 1938 yılında çıkarılmış, mühendis ve mimarların nasıl çalışacağı, ne yapacağını tarifleyen bu yasa bugünün şartlarının çok gerisindedir.

Ben aynı zamanda, Deprem Şûrasında Eğitim Komisyonu Başkanıyım. Orada 7 komisyon var; biri de Eğitim Komisyonu. Bu komisyonun bir görevi de, mimarlık ve mühendislik alanında yetkin olarak ne yapılmalı sorusuna cevap bulmak. Bu komisyonun çalışmalarını göre, gerek mühendislik, gerekse mimarlık mesleğinde yetkili olmak isteniyorsa, bu kişiler, 3 sene mesleğini icra edecek daha sonra bir sınava girecek ve eğer başarılı olursa yetkinliği alacaktır. 3 yıllık süre, genel bir yaklaşımdır. Bu düzenleme “bizim üniversitelerimiz, 4+2 mi olsun, 3+2 mi olsun?” sorusunun cevabı değildir. Türkiye’nin gerçekleri itibariyle, ve diğer meslek alanları arasındaki dağılım açısından, eğitimin esasta 4 yıl olmasının zaruret olduğuna inanıyoruz. Çünkü bütün meslek alanlarında, 5 yıla göre düzenleme yaptığımız zaman, yeni uygulamalar bir faydayı ifade eder. İstanbul Teknik Üniversitesi geçmişte mimarlık bölümünün eğitim süresini, kısa bir dönem için 6 yıla çıkardı ve sonra vazgeçti. 6 yıl okumak isteyen insan sayısı azaldı; süre uzadıkça öğrenci talebi azaldı. Bu nedenle, bütünü çözmeden, içinden bir birini çekip, düzeltmenin doğru olmadığına inanıyorum. Yasalar bütüne şamildir, herkesi ilgilendirir. Ancak bütün okulların bu yasalara bir anda tabi olması beklenemez. Bazı taşra üniversitelerinde, bölgesel imkânlarla, bölümlerin çok güçlendiğini biliyoruz. Yakın tarihte bizim bölümden bir üniversiteye üç hoca transfer oldu. Transferlerin yapılabilmesi mümkün, biz de izin veriyoruz. O şehrin, o üniversitenin çocukları da bizim çocuklarımız. Biz hiçbir üniversiteyi bir diğerinden ayrı görmüyoruz, ülke bir bütün olduğuna göre, herkesin iyi yetişmesi lazımdır. Ancak bugünkü imkânlar dahilinde, diyelim ki kişi mevcut imkânlarla yeterince bilgi alamamışsa, 4 yıl eğitimle diplomayı aldıktan sonra, tıpta olduğu gibi, uzmanlık sınavı gibi bir yetkinlik sınavına girecektir. Bunun için de bizim bu tasarımımızda Oda, devlet ve üniversite işbirliğiyle oluşan bir kurum öngörülmüştür. Bugün için yaklaşık 400 bin kişiyi ilgilendiriyor bu yasa, yalnız mimarları ilgilendirmiyor, çok önemli bir yasa. Eğer bu yasa kabul edilirse, yetkin mühendislik, yetkin mimarlık yapanları da ilgilendiriyor. Tabii bunun, şartları, altlıkları, başlıkları, içerikleri ayrıca yönetmeliklerle düzenlenecek, ama önce bir taslak yasanın çıkarılması gerekiyor. Bugün 4 yıllık mezun olan bir üniversite öğrencisi, herhangi bir üniversiteden 10 yıllık, 30 yıllık bir mühendis veya mimarla eşdeğer haklara sahip oluyorsa ve bunda da bir sıkıntı varsa, dünya da bunu kabul etmiyorsa, burada yanlış bir işleyiş var demektir. Bütün uygulamalarda, 4 yıllık eğitimden sonra, bir mühendis veya mimarın dünyanın hiçbir yerinde bir iş bulması mümkün değildir. Onun için bir yetkinlik olayını herkes kabul ediyor. Bu durumda bu eğitim “asgari kaç yılda olur?” sorusu gündeme geliyor. Görüşümüze göre, eğitimde bir kere 4 yıl esas alınmalıdır. Öğrencilerin okullarda eğitim görmesi tamam ama mesleki pratik de çok önemli. Bir aylık bir stajla öğrencinin bir şeyler öğrenmiş olmasını beklemek doğru değil, Mimarlar Odası da bunu beklemiyor. Eğer yetkinlik olsa bile, staj kurgusunun aynen devamından yanayız. Ancak, staj yeri bulma imkânımız maalesef çok zor. Hele bu geçtiğimiz kriz döneminde çok zorlandık, 1 aylık stajyerler için bile yer bulmakta zorlandık. Özellikle mimari bürolarda işsizliğin had safhada olduğu bir dönemde, öğrenciler sıkıntıya düştüler. Onun için staj konusunda da benim söyleyeceğim;  gerçek staj belki daha fazla olmalı ancak, biz 1 aylık stajları da mesleğe yararlı olarak görüyoruz, Bu yetkinlik olayı olduktan sonra, artık 9 ay, 10 ay gibi stajın kendi kendini yetiştirecek anlamında olduğu için, gerekmediğine inanıyorum.

Yasa çıktığında, “Anayasaya aykırı” diye biri iptal ettirirse ettirir. Bölümler arasında bir bölümün aleyhine bir yasa çıkmaz, o bölüm o yasaya kendini uydurmaya çalışır. Bizim düşüncemiz gibi yasa da çıkmayabilir, bizim beğenmediğimiz şekilde çıkabilir. Mecliste en son dakikada bir bakılır mahzurları var, eksikleri var, bunlar düzeltilebilir. Yasa çıkıyor diye feryat etmenin de bir anlamı yok. Yasa mutlaka çıkarılmalı. Haluk Bey’in çalışmalarını takdirle karşılıyorum, Bu toplantı ile bazı şeyleri öğrendim. Okumadım tabii ama buradaki anlatımdan anladığım kadarıyla, Odanın, gayet başarılı çalışmaları var. Bu konunun incelenmesinin, mimarlık mesleği lehine olduğunu ve mimarlık mesleğinin toplumda saygınlığını kazanması için çok önemli adımlar olduğuna inanıyorum.

Benin söyleyeceklerim bu kadar. Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkürler. Buyurun.

MURAT ARTU (Serbest Mimarlar Derneği) - Ben 4 yıllık bir mimarlık fakültesini bitirdim. Mimarlık fakültesini bitirdiğimde, bana mimarlıkla ilgili bir nosyon verdiler ve en önemlisi mesleğimi sevmeyi öğrettiler. Nitekim, bugün ben de büroda birini işe alacağım zaman, sorduğum soru, “Ne biliyorsun?” değil, “Seviyor musun?” oluyor. Bize Üniversitede bina yapmayı değil, konuya yaklşmayı öğrettiler. Dolayısıyla, bu artık 4+2+4 mi olur, 4+3+3 mü olur, o kadar önemli değil, ama mimarın aldığı yetkiler nedeni ile ya eğitimde yada daha sonra gereğinin yapılması lazım.

 

Bir başka düzenlemenin daha yapılması lazım. Türkiye’deki mimarlık öğretim üyelerinin pratik yapma olanakları yasal olarak ellerinden alınmış durumda. Bu durumu bir doktorla kıyaslarsak, ameliyat etmeyi öğreten bir operatör, hiç ameliyata girmemeli gibi bir yasa var. Bence, bu uygulama derhal değişmeli, büyük sakıncaları var.

 

Haluk beyin bütün söylediklerine katılıyorum, “Hedef mimarlık yasası” dedi. Bence, doğru, ama sonucunda ona geleceğiz, yasa bir sonuçtur. Hedef; mimarlık. “Mimarlık mı, mimarlar mı?” diye bir kargaşa olabilir. Hiç yok, hedef mimarlıktır. Mimarlar mimarlığın en büyük düşmanıdır. Denetlenmemiş, yetiştirilmemiş, uygun şartlara gelmemiş mimarlar, mimarlığın en büyük düşmanıdırlar.

 

Bu çerçevede mimarlık mesleğinin Türkiye’de yasal bir tanımı yok.  Ortada mimarlık diye bir kavram var, fakat mimarın hiçbir tanımı yok. Bu tanım olmadan, bizim burada “Bu sözleşmelerle, şartnamelerle, şöyle bir yasa çıksın”la ilgili yapacağımız her şey havada yüzüyor. Derhal bir mimarlık yasası çıkmalı ve mimarın yetki sorumluluk alanları ve mimarlığın tanımı yapılmalı. Bu tanım yapıldıktan sonra, mimarlıkla ilgili düzenlemeler gelebilir.

 

Yine, böyle bir yasa yapılacağı zaman, buna sahip çıkacak ve yasayı hazırlayacak bir Bakanlık gerektir. Bu Bayındırlık Bakanlığı değildir, Kültür Bakanlığıdır. Bayındırlık Bakanlığı mühendislik disiplinleri ile ilgili düzenlemeleri yapabilir.

 

Üçüncü olması gereken şey, Mimarlar Odasının TMMOB’den ayrılması ve bağımsız bir kimliğe kavuşması ve kendi içinde reorganizasyon yapmasıdır. Bugün burada konuşuluyor, “meslek parçalanıyor” diye. Parçalanacak, daha da fazla parçalanacak, bunda o kadar yanlış bir taraf da görmüyorum.Çok hızla değişen bir çağ içinde yaşıyoruz. Güvenlik çok önemli bir parametre olmaya olmaya başladı, paralel olarak yangın keza. Aynı zamanda, işletmeler çok komplike hale gelmeye başladı, malzeme öyle. Eskiden bir tesisat projesi vardı, pis su, temiz su, ısıtma. Oysa içinde yaşadığımız şu ana bakın. Aynı şey elektrikte de var. Bütün bu disiplinlerin organizasyonu mimarın önünde. Örneğin ; Güvenlik Mimarı diye bir branş olacak, bu bir ihtisas. Tesisatı,elektriği,malzemesi, elektroniği, fiatları ve teknolojisi ile hergün yeniden araştırılması gereken bir ihtisas alanı. Öğrendiniz, iş bitmiyor hergün öğrenmek gerekiyor. Diplomalı her mimar yapamaz. Bunlar bir kişinin yapabileceği şeyler değil, Üniversitede öğretebilecek şeyler de değil. Üniversite size, bunları öğrenmeyi öğretmek üzere var. Öğrenmeyi öğrenmek adına çıktığınız bir noktada, bunları yapmaya başlarsanız, şu an içinde bulunduğumuz şeyi yapmış oluruz.

 

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler. Buyurun.

TONGUÇ AKIŞ (Erciyes Üniversitesi Yozgat Mühendislik Mimarlık Fakültesi Araştırma Görevlisi)- Aslında eğitimin temelinde üniversite yatıyor, biraz üniversite üzerinden bir şeyler söylemek istiyorum. Kendi pratiklerimi şu an aktarmanın pek bir yararı yok. Nasıl bir kurumdan bahsediyoruz, tarihsel olarak nerede duruyor bu kurum, aslında nereye gidiyor ve bu yasalar, bu AB süreci ve tartışılan bu durum nereye tekabül ediyor, onun biraz altını çizmek istiyorum.

Başvuracağım kaynak, İlhan Tekeli ve Yasin Aktay’ın yazdığı iki tane temel makale. Fikir açıcı bulduğum için, bu ortamla da paylaşmak istiyorum. Üniversitenin özelliğinden bahsederek başlamak istiyorum. Üniversitenin otonomisi yüksek bir kurum olduğundan ve uluslararası ilişkiler içinde bulunmasından söz ediyor İlhan Tekeli. Genelde tek bir disiplinden değil de, daha fazla, farklı disiplinleri bir çatı altında toplayan bir kurum aslında üniversite ve her kurumun kendi içinde olacağı gibi, büyük ölçüde muhafazakâr, yani gündelik hayat nasıl böyle akıp gidiyorsa, onu bir şekilde donduran her kurum gibi bir bağlamda üniversite. Ancak tarihsel, ekonomik ve politik süreçte ortaya çıkan birtakım gelişmeler var; sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçiş. Fordist birikimden esnek birikime geçiş, bunlar hep üniversitenin etkilendiği durumlar. Ulusal devlet yerine artık küresel bir ekonomiden, küreselleşmeden bahsediyoruz. Aslında moderniteden de postmoderniteye bir geçiş var ve üniversiteler bundan çok fazla etkileniyor. Bu süreçte üniversite üç farklı çatıda toplanıyor. İlk başta kilise merkezli bir üniversiteyken, ardından ulus-devlet üniversitesine, Humbolt Üniversitesine tekabül ediyor. Ardından, Emel hocanın da bahsettiği gibi, şu an kavram olarak bilgi toplumunu kuracak multiversite, tartışılıyor. Akademik yaşam bundan çok fazla ve derinden etkileniyor. Bu bilgi toplumuna geçiş, “multiversite” kavramıyla beraber, akademisyene iş güvencesi azalıyor, girişimci ya da “yıldız öğretim üyesi” çok daha fazla popüler olmaya başlıyor. Yüksek lisans öğrencileri birtakım projelere angaje oluyorlar ve ucuz emekle bu projelerde çalışıyorlar. Akreditasyon, bahsettiğimiz bu yoğunluk, çok fazla bir denetimin aracı oluyor ve aslında akademisyen çok fazla kısıtlanıyor. Yayınlar, birtakım başka aygıtlarla beraber, insani değerlendirmeye bırakılıyor. Kenan Bey’in yaşadığı problem de böyle bir problem aslında. O kişinin yaptığı müthiş katkılar var akademik ortama, ama bir şekilde bunlar değerlendirilirken belki de ıskalanıyor. Bilgi toplum üniversitesinde, “yayınla ya da yok ol” ilkesi çok fazla baskın oluyor ve üniversitelerde aşırı yayın yapılıyor. İlhan Tekeli kötü bilginin iyi bilgiyi kovduğunu söylüyor. Böyle bir ortamda olduktan sonra, yaşanan değişimlere eleştirilerimizi kaybetmemek gerekiyor. ODTÜ’nün, Osmangazi’nin ya da Erciyes Üniversitesi Yozgat Mühendislik Mimarlık Fakültesi’nin içinde bulunduğu duruma bir şekilde eleştirilerimizi sürdürebilmek için, özgür bir ortama ihtiyacımız var.

Bu “multiversite” denilen yerde, döner sermayesiyle, etrafındaki kurumlarla, pazar ekonomisinin içine çok fazla dahil olan bir üniversitede, bir takım parazitler de doğuyor. Burada pek tartışılmadı aslında, ama üniversite bilgi toplumu üretirken, bir yandan da pazarın bilgisini üretmeye çalışıyor ve böyle bir tehlikesi de var. Burada belki de bunun söylenmesi gerekiyor. Üniversite bir kominite olmaktan çıkıyor, kendi içinde sohbetleri, muhabbetleri olan akademisyenlerden ziyade, Amerika’dan gelen, dilini bile bilmediğiniz - bunu muhafazakâr anlamda söylemiyorum - çok fazla iletişim kuramadığımız akademisyenlerle birlikte oluyoruz. Derinlemesine iletişimi kuramadığımızı da düşünüyorum. Bu doğrultuda profesyonel adanmışlık, yani mimariye adanmışlık, belki biraz daha mesleğe kayıyor. Yani akademiye olan adanmışlık ve bilgi üretmenin o kutsallığı biraz da çökmeye başlıyor. Bourdieu’nun da söylediği gibi, artık üniversite sosyal sermaye oluşturamıyor ve çeşitlik içinde performans benzerliği doğuyor. Üniversiteler, taşra üniversiteleri böyle bir bakış açısıyla tekrar değerlendirilebilir, irrasyonel bir rasyonellik doğuyor. Belki, Anadolu’da buna ihtiyaç var, hani bir şehre giden üniversite, o şehri etkisiyle çok daha geliştirebilir bir pozisyonda olması gerekirken, tek bir katta iki bölümün olduğu çok garip ucubelere dönüyor.

Temel olan şu, öğrenciler bir doyumsuzluk yaşıyor. Öğrenci arkadaşlar da buradalar, çok daha iyi ifade edeceklerdir bunu. Tatmin olamama durumu ortaya çıkıyor. Bir araştırma görevlisinin yetkinliği elbette ki tartışılır, ama o derinliği hissetmeden alınan bir ders, belki bu doyumsuzluğu etkileyen faktörler arasında yer alıyor. Üniversite, ulus-devlet idealini kurarken, o idealini de yavaş yavaş yitiriyor. Üniversite bir yandan da bir elek vazifesi de görüyor. Bourdieu, taşradan gelen öğrenciler, Ankara’ya gelen öğrenciler, bir şekilde “devşirme” diyor, Yasin Aktay da buna katılıyor. IQ’leri yüksek olan kişileri bir şekilde tutulup, diğerlerini, zayıf düşen IQ’lerle beraber, bambaşka bir öteki yaratılıyor ve toplumsal uçurumları da belirleyen bir faktör olmaya başlıyor.

Bacasız fabrika diye açılan üniversiteler, Neil Smith’in de söylediği gibi, bir sosis fabrikasına mı dönüşüyor? Öyle bir eleştiri de söz konusu olabilir diye düşünüyorum.

Bunların yanında, aslında tartışılması gereken, teknolojik gelişmelerle ve AB süreciyle oluşan değişiklikler ve rakamlar değil de, eğitimin kendi içeriğidir. Biraz önce bahsedildi, “sanal üniversite nasıl kurulacak, kaç tane bilgisayar gelecek, stüdyo kaç kişilik olacak, bunu YÖK mü belirleyecek?” gibi, çok farklı anlayışlar doğacak. “Mimarlık tarihinde ne anlatılacak? Birinci Cumhuriyet, İkinci Cumhuriyet gibi bir tarihsel perspektiften bakan bir anlayış mı olacak yoksa yeni anlayışlar mı ortaya çıkacak? “Disiplinlerarası” olma durumu nasıl sağlanacak? Mesela, biz Yozgat’ta şehircilik ve mimarlık bölümünde ilk iki sene ortak bir çalışma yapıyoruz. “Nasıl olacak, bütün üniversitelerde bu nasıl uygulanacak?” gibi çok fazla sorunun burada tartışılması gerekiyor. Tabii ki, sadece dillendirmenin bile, bunu okuyacaklar açısından çok değerli olduğunu düşünüyorum.

Bir de, bu yasalarla beraber mimarlığın tanımı biraz daha daralıyormuş gibi geliyor bana. Bu tasarım alanı fikri çok daha cazip görünüyor ve bunun mimarlık alanının biraz daha genişlemesine, mimarlığın yeni biçimlerde üretilmesine çok daha fazla katkıda bulunacağını düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

HALUK PAMİR- Ben müsaadenizi isteyeceğim, ama bir iki şey söyleyebilir miyim?

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

HALUK PAMİR- AB’deki mesleğin dolaşımı açısından eğitimi tartışacağız diye, ben bilgi aldığım için öyle geldim; ama bunun iki bacağı daha var. Bu eğitim, kendisiyle ilgili AB’de bir ortam var, Avrupa Eğitim Alanı, diğeride Avrupa  Araştırma Alanı. Bunlarla ilgili de MOBBİG’in bir metninde açılımlar var.

2005 yılında yapılacak Bergen Toplantısına Türkiye’nin bir doküman götürmesi lazım, yani 2005 yılında Bergen Toplantısına hem biz mimarlar olarak bir doküman hazırlamak durumundayız, çünkü artık serbest çalışma, en fazla tıpla bizde, sağlık bilimleriyle biz yüz yüzeyiz, bu dokümanı hazırlamamız lazım. Ondan sonraki dönemde, işte o 2010’a kadar olan dönemde, bizlerin hep beraber bu sefer, Bergen sürecine katılan bütün ülkelerle beraber ortak bir şeyler yapmamız gerekiyor. Ama 2005 Bergen’e kadar ulusal olarak, bizim bir programımız vardı, “toplandığımız zaman her ay ne yapacağız?” diye. O toplantıdakine göre, zaten bizim Ekim ayında bir şeyler yapmış olmamız lazımdı, onu hazırlamamız lazım.

İkincisi; UNESCO’nun 11-12 Ekimde OECD’yle beraber, bu eğitimin mesleki boyutlarını ele alan bir toplantısı olacak. YÖK buna Naric ortamına katıldığı için, aslında Avrupa eğitim alanındaki karşılaştırmalı ortama katıldığı için, yine katılıyor. Ama biz buna mimarlık için de katılabilirdik. Katılmadık, yani hazırlık yapmadık.

 

Bir şey daha söylemek istiyorum: Bize AB’de serbest dolaşan mimarların regüle edilmesi lazımdı. Onun dışında mimarlar tabii ki yine kuramsal çalışabilecekler, o alanda eğitim yapabilecek, tarihle eğitim yapabilecek, ve benzeri. Biz burada bir boyutu aldık, tek bir boyutla uğraşıyoruz, herhalde bu toplantının amacı o gibi. Serbest dolaşım ve eğitim ilişkisi ve orada AB normlarına göre bizim 70 bin tane aktif mimarımızın olması lazım. Şu anda bizim 9 ila 12 bin aktif mimarımız var, bizim hedefimiz bu 70 bin kişiyi uluslararası normlara kendi normlarımız çerçevesinde getirmek. Yani bizim önce kendi normlarımız olmalı. Ama bunun için de, işte sözünü ettiğimiz kanun çıkarsa, mimarların tanımı yapılırsa, mimarların nerelerde çalışacağı, istihdam edileceği yerler de ortaya çıkacak. Bizim de eğitimimizi, bu boyutunu ona göre yönlendirmemiz lazım.  (haluk pamir bu noktada işleri nedeniyle toplantıdan ayrıldı)

KENAN GÜVENÇ - Ama hocam, Tonguç Hocamın bahsettiği böyle bir kaygı değil. Esas kaygı, tartışılan bu merkez üniversitelerle, olmayanlar arasında çok açık bir şekilde üniversiteye, eğitime, mimarlığa, toplumsal hayata dair farklı bir yaklaşım var. Bu yasa yasalaştığı zaman, merkez üniversitelerin bahsettiği, iktisada, piyasaya ve pazara referanslı, meslekler sosyolojisini öne çıkaran mimarlık hâkim, baskın unsur haline gelecek. Hâlbuki aynı yükü, İTÜ’nün, ODTÜ’nün taşıdığı yükü, toplumsal hayatta bütün diğer eğitim birimleri de taşıyor ve onların çoğu en azından iktisadi olarak bir meslekler sosyolojisi konusuna bakmıyor.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

RABİA ÇİĞDEM - Benim söyleyeceklerim çok fazla değil. Hocalarım konuşurken, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde nasıl bir yol izleneceği üzerine konuştular. Kendi düşüncelerimi ve arkadaşlarımın düşüncelerini dile getirmek istiyorum. Avrupa Birliği denildiğinde, gençlerin ilk düşünceleri ekonomik bağlamda oluyor. Orayı bir çıkış kapısı ve meslekleri ne olursa olsun, bunu ekonomik bir özgürlük olarak görüyorlar. Öncelikle gençlerin, içinde bulundukları mesleğin bilincini idrak etmeleri, farkına varmaları gerekiyor diye düşünüyorum. Çoğu öğrenci, nerede olduğunu bilmiyor, ne yapmakta olduğunu, neyle uğraştığını bilmiyor. Sevmekten öte bunun farkına varmaları gerekiyor. Ben farklı bir üniversiteyi kazanmış ve daha sonra bir şeylerin farkına varıp okulu bırakarak, tekrar bir şeyler yapma gayretinde olmuş bir insanım. Bu yüzden mimarlığı severek, isteyerek ve ne olduğunun farkına vararak işe başladığımı düşünüyorum. Öğrencilere her şeyden önce, entelektüel bir bakışın verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çoğu üniversitede ne yazık ki, öğrenciler bunun farkına varamıyorlar. Sizler mimarlığın tanımını yapmamız gerektiğini söylediniz; buna katılıyorum. Öncelikle bu tanımı yapmalıyız. Çoğu arkadaşım, sadece meslek kazanmak için oraya geliyorlar ve mimarlığın ne demek olduğunu bilmiyorlar. Gençlerin geleceğe güvenle bakması için ne yaptıklarını biliyor olmaları, son derece önemli bir şey.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

ALİ ALPTEKİN (ODTÜ Mimarlık Fakültesi Öğrenci Temsilcisi)- Arkadaşımın söylediklerine ve üniversiteye dair yaptığı tariflere büyük oranda katılıyorum.

Şöyle bir şeyle başlayacağım: mimarlık bölümüne başladığım ilk hafta,  Feyyaz Erpi Hocamız, bir soru sormuştu; “siz buraya niçin geldiniz?” demişti. Birisi de, “mesleğe hazırlanmak için geldim” demişti. Feyyaz bey de, “hayır, yanlış düşünüyorsun, üniversiteler meslek adamı yetiştirmez, aydın yetiştirir, siz buraya aydın olmaya geldiniz ve aydın adayısınız” demişti. Bu tartışmalara bir miktar oradan bakıyorum. Üniversitelerin gidişatıyla ilgili bu tartışmanın bir miktar da bu nedenle olduğunu düşünüyorum. Son zamanlarda, üniversitelerin piyasayla daha içli dışlı olmaya başladığını ve bunun da etkisiyle, üniversitenin toplumsal kaygısının ya da aydın yetiştirme kimliğinin daha geri planda olduğunu düşünüyorum.

Bir diğer tartışma da şu: Mimarlık eğitimine ve meslek alanına ilişkin yasal düzenlemelerde aslında iki konu fazlaca iç içe geçti. Bence ayrı değerlendirilmesi gerekiyor. Bir ülkedeki üniversitelerin, o ülkenin toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmesi gerektiğini, o ülkenin kendi nesnelliğiyle birlikte düzenlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ama elbette, Avrupa Birliği tartışması bambaşka bir tartışma, ya da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusu da başka bir tartışma, devam eden bir süreç var. Dolayısıyla, bir mesleğin yurtdışındaki aynı meslekle ilişkiye geçmesi ve akredite olması başka bir tartışma. Yasa taslağında her iki kavram iç içe geçmiş durumda. Öncelikli olarak aslında Avrupa’yla ve Amerika’yla bir uyumu, eşgüdümü sağlamayı düşünüyor. Ama Avrupa Birliğinde de henüz bu kesinleşmiş bir durum yok. Bu da Türkiye’deki bir düzenleme için aslında çok daha esnek bir ortam sunuyor.

Öngörülen düzenlemeye dönersek, mimarlık eğitiminin 3+2 ya da 4+2 şeklinde tarif edilmesi, bir parçalanmışlığı anlatan durumdur. Üniversitenin daha teknik bir eleman ya da meslek elemanı yetiştirmeye başlamasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Böylelikle, mimarlıkta tasarım kültürünün daha fazla geri plana düşeceğini zannediyorum. Selahattin Bey Avrupa’daki okullardan örnekler verdi. Geçen dönem bizim fakültemize Belçika’dan bir öğrenci grubu geldi. Onların sistemleri 3+2 şeklinde idi. Birkaç gün bizim stüdyolarımıza katıldılar. Kritiklerle tasarımın, projenin ilerleyişini gördüklerinde çok şaşırdılar. Gelen öğrenciler üçüncü sınıf öğrencileriydi, mezun olacak öğrencilerdi ve şunu söylediler: “Biz tasarım dersi almadık, sizin burada tasarladığınız şeyleri çok iyi çizebiliriz, sunumunu çok iyi yapabiliriz, ama biz bunu tasarlayamayız” dediler. Yasa taslağının böyle bir sıkıntı getireceğini ve mimarlar arasında büyük bir eşitsizlik, farklılık doğuracağını ve de mimarlığı teknikleştireceğini düşünüyorum. Lisans eğitiminin kesintisiz olması gerektiğini düşünüyorum. Bir de Türkiye’de stajlar, ucuz emek sömürüsü olarak ortaya çıkıyor. Mimarlıkta şu anda çok fazla görmüyoruz belki ama,  dershanelere ya da hukuk bürolarına bakıldığında, öngörülen zamanlar için bürolar ya da o meslek alanları stajyer çalıştırıyorlar. Çok düşük ücretle, hatta ücretsiz çalıştırıyorlar. Aslında bu durumun reel olarak da, mimarların ücretlerinin düşmesi anlamına geleceğini düşünüyorum. Dolayısıyla, çok daha ayrıntılı, çok daha tartışarak ve de öğrencileri de gündeme dâhil edilerek, bu yasanın hazırlanması gerektiğini ve ortamın bilinçlenmesi gerektiğini düşünüyorum.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler.

Turu tamamladık, bir ikinci tur daha yapmayı düşünüyorum.

Önümüzde pratikte çok sıkıntılı bir durum da var; 7 Ekim’de bu yasa tasarısı Meclis’e gelecek. Dolayısıyla, çok hızlı, bunu nasıl becerebiliriz bilmiyorum, yani öğrenciler de mutlaka bu sürecin içinde olmalı, bunu tartışıyor olmalı. Biz de kendi aramızda böyle bilgilenme sürecini, böyle bir tartışma sürecini, en azından tarafların ne düşündüğünü ortama aktarma anlamında tamamlamamız lazım diye düşünüyorum.

KENAN GÜVENÇ- Bugünkü ortam içinde bültene aktarılabilecek şeyde kapsamının genişlememesi…

OTURUM BAŞKANI- İkinci turunu o zaman yaparız, yani ikinci bir toplantı daha düzenleyip, onu bültende yayınlayabiliriz.

Burada sözü edilen şey, tabii bu GATS süreciyle birlikte başlangıç, yani pazar ekonomisi diye ifade edildi, üniversite eğitiminin tek tipleştirilmesi, Tonguç’un “sosis yetiştiren fabrikalara mı dönüşüyoruz acaba?” gibi ifade ettiği bir süreci yaşıyoruz. Açıkçası, Haluk hocam da şöyle bir şey söyledi, “Mimarlık eğitim artık ulusal olmaktan çıkıp, uluslararası bir eğitim olma yolunda, böyle değerlendirmeler var” dedi. O noktada ben kişisel olarak, tabii çok katıldığım bir düşünce değil, ben tersini, yerellik meselesini burada ihmal edildiğini düşünüyorum, yani mimarlığın bir de o yönü var, yerelliğin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. O nedenle bütün bu süreçler, bu tarifler, sanki bizi bu yerellikten uzaklaştırıp, … tarif ettiği bir sürece doğru ötelediğini düşünüyorum. Bu nedenle bizim mimarlık ortamının ya da mimarların bu yerellik meselesini bir miktar daha öne çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Bu çok önemli bir şey, yani altı çizilmesi gereken bir nokta. Tabii ki, bu ulusal düzenlemeleri yapmak durumundayız, yani önümüzde bir evre olarak duruyor. Uzun süredir de bunu tartışıyoruz, ama kendi içimize dönüp de, bunu çok kısa sürede yapamadık, çok parça bölük gitti bu tartışmalar. Ne yazık ki, böyle bir yasa tasarısıyla birlikte bu süreci biz tartışmaya başladık. Burada önemli şu galiba: Hep şunu söylüyorlar, yani Avrupa Birliği Genel Sekreterliği de bunu ifade ediyor: AB uyum yasaları kapsamında biz bu düzenlemeyi yapmak zorundayız. Doğru, dışarıdan böyle bir dayatma var ya da ülkenin gündemine böyle bir şey sunulmuş, bunu yapmak zorundayız. Ama tartışmalar onların sunduğu biçimiyle gelişiyor. Avrupa Birliği Genel Sekreterliğine gelen bir yasa tasarısı var, onun üstüne bu tartışmalar başladı ve taraflar orada görüşlerini ifade ediyorlar. Biz de çok hazırlıklı olmadığımız için ne yazık ki, bu tartışmalar o sınırlar içerisinde bir şekilde sürdürmeye çalışıyoruz. Belki, o nedenle bütün bunları tartışamadık.

Eğitimle ilgili bizim ulusal ölçekte ciddi sıkıntılarımız var, bunu hep paylaşıyoruz. Kenan’ın ifade etmeye çalıştığı, Tonguç’un söylemeye çalıştığı sıkıntılar var. Ulusal ölçekte mimarlık öğretimi ve eğitimi veren fakülteler arasında gerçekten uçurumlar var, yani hem öğretim elemanı açısından, hem teknik altyapı açısından ciddi sıkıntılar var. Bunun da bu arada, bu tartışmalar içerisinde eşzamanlı olarak sürdürülüyor olması lazım. Bunu hâlâ biz çözemedik, yani böyle bir yasanın geçmesi durumunda, işte Osmangazi Üniversitesinin pozisyonu ne olacak ya da Yozgat’taki Mimarlık Fakültesinin pozisyonu ne olacak, onlar nasıl eklemlenecekler, nasıl ilişkilenecekler; bunların cevabı yok. Bunun gerçekten tartışılıyor olması lazım. Bu sorunlar varken, bir de lisenin müfredatına, ortaöğretimin müfredatına biz böyle bir sorunu taşımız, yani tamam, özlediğimiz bir şey, bunu yapalım, fakat hâlâ üniversite ölçeğinde biz problemi tam anlamıyla çözememişken, yerli yerine oturmamışken, bir de liseye biz bunu taşımaya çalışıyoruz, Orada da ciddi sıkıntılar yaşayacağız mutlaka, yani demin sözünü etmeye çalıştığım, teknik ve diğer nedenlerden dolayı bunu yeterince verip veremeyeceğimiz bana göre kuşkulu.

Bir de, bu Avrupa Komisyonunun bir şeyi var, onun bilgisini vereceğim size: ACE Genel Sekreterliğinden gelen bir bilgi notu, Mayıs 2004, Avrupa Komisyonu tarafından Brüksel’de yayınlanmış bu; “Sektör yönergeleri kapsamında yeni üye ülkelerin diplomalarının karşılıklı olarak tanınması” 5 Mayıs biliyorsunuz, Avrupa Birliğinin genişleme sürecinin ikinci adımı, 12 ülke daha katıldı, yani genişleme sürecine katılımın olduğu gün. Bu belgede mesela, şöyle diyor: “Bu belgenin hiçbir yasal bağlayıcılığı yoktur ve herhangi bir hak tanımaz. Bu belgenin tek amacı, yerleşme amacı çerçevesinde diplomaların tanınması üzerine temel kuralları özetlemektir” İkinci not da şöyle: “Mesleki yetkinliklerin tanınmasının, üye devletlerin bir meslek istihdam edilerek uygulayan, maaşlı işçilerin serbest dolaşımı ile ilgili olarak aldığı geçici önlemlerin uygulanmasını ortadan kaldırma yetkisi yoktur” Bu önlemler, mesleki yetkinliklerin tanınmasını pratikte ortadan … için yeni üye devletlerden birinin vatandaşı olanların bu konuda yerleşmek istediği üye devletin yetkili kurumlarından bilgi alması önemle tavsiye edilir.” Şu anda bu süreç devam ediyor, bu Avrupa’da da tartışılıyor. Dolayısıyla, ortada çok bağlayıcı bir durum yok, yani her ülke kendi ulusal ölçekte yapması gereken düzenlemeleri yapmaya çalışıyorlar.

Mesleki eğitimle ilgili de, ben Mayıs ayında Almanya’da Vesfaen Mimarlar Odasıyla bu konuyla ilgili bir görüşme yaptım, yani böyle şeyler orada da tartışılıyor. Eğitim süresiyle ilgili ben ülkemizdeki tartışmaları aktardım, yani 4+2, 3+2, +2, 7 yıl, 8 yıl gibi, “siz nasıl bakıyorsunuz meseleye?” diye. Mimarlar Odası İkinci Başkanı çok net bir şey söyledi, “açıkçası biz mevcut durumun doğru olduğunu düşünüyoruz” dediler, yani orada biliyorsunuz, 4+2’dir, 4 yıl mimarlık eğitimi var, 2 yıl da mesleki pratik var, 6 yılda mesleki yapma yetkisini verebiliyorlar ve orada da Mimarlar Odası yetkili bu konuda. Mesela, Hollanda’da mimarlık eğitim 4 yıl, yani 4 yıl sonunda siz mimarlık mesleğini pratik olarak uygulayabiliyorsunuz. Şunun için söylüyorum bunu: Avrupa’da bir ortaklaşma yok bu konuda. Mesela, Almanya bunun doğru olduğunu söylüyor, “bunda da ısrar edeceğiz biz” diyorlar. Mesela, Hollanda en son Mayısta 4 yıldı, bir değişiklik yoktu, onlar 4 yılın devam etmesi gerektiği konusunda bir öngörüleri var. Ama şimdi biz burada mesela, bütün bunları bir tarafa bırakıp, yani Avrupa’daki tartışmalar da mutlaka dikkate alınıyor, ama kendi içimizde böyle birtakım şeyler koyuyoruz, barajlar koymaya başlıyoruz, yani 8 yıla, 9 yıla varan birtakım süreler. “Bunlar yapılmasın” anlamında söylemiyorum, ama bu düzenlemelerde, kendi özel koşullarımızı, ülkedeki mevcut yapıyı da, mimarlık pratiğiyle ilgili yapıyı, eğitimle ilgili yapıyı da dikkate almamız lazım. Çünkü, çıkacak yasada biz bağlayıcı bir şeyleri şimdiden koyarsak oraya, açıkçası bunun bizim açımızdan faturası ağır olur diye düşünüyorum, yani hem mimarlık eğitimi açısından, hem meslek pratiğinin geleceği açısından böyle bir bağlayıcı şeyin altına imza atmamız gerekir diye düşünüyorum. Bu tartışmaların bir nedeni bu.

KENAN GÜVENÇ- AB zaten yetkilendirme süreçlerine ilişkin senden bir şey istemiyor, öyle bir şey yok, bu burada monte edilmiş, yani bu ülkede monte edilmiş. Sizden yalnızca, 4 ya da 6 yıllık bir modeli önermenizi istiyor. Tartışmaların 7 Ekime endekslenmesi de yanlış.

OTURUM BAŞKANI- İsterseniz, şöyle bir kısa tur daha yapalım.

Buyurun.

MEHMET BOZKURT- Değerli arkadaşlar; ben birinci turda Sayın Kenan Güvenç’in değerlendirmeleriyle ilgili bir iki şey söyleyerek, asıl söylemek istediklerimi söylemeye çalışacağım. Efendim, Kenan Güvenç bir dizi saptama yaptı, “çıkacak yasa anayasal bir suçtur. Osmangazi Üniversitesi bu konuda gerekiyorsa, problem çıkaracak, sonuna kadar gidecek. Bu çalışmanın altı boş, yasa çıkar ve çıkaranlar da bu sorumlulukları üstlenirler” şeklinde bir ifade kullandı. “Merkez üniversiteler de bunun faturasını öderler” dedi. En önemlisi, beni ilgilendiren tarafı da şudur: “Mimarlar Odası bunların dışında kalmalı” dedi. Kenan Güvenç, bilgi birikimine, entelektüel düzeyine son derece itibar ettiğim bir arkadaşım, bunu burada ifade edeyim. “Mimarlar Odası bunların dışında kalmalı” şeklindeki tespiti de son derece talihsiz bir konuşma. Mimarlar Odası, meslek alanındaki her türlü hareketin içinde olmak zorundadır, bunu kendisi benden çok daha iyi bilecek durumdadır, biliyor; ama belki içinde bulunduğu koşulların bir duygusal hezeyanıyla bunu söylüyor. Gerçekten Mimarlar Odası, yani ortamda olan, mimarlık ortamında olan her şeyle ilgilidir ve ilgili olmak zorundadır. Oda politikalarının nasıl üretildiği ve üretilmesi gerektiği konusunda eğer varsa bir serzenişi, bunu açıkça ortaya koymalıdır.

Neden bunu söylüyorum? Bunlar gizli kapaklı ortamlarda üretilmemiştir. Emel hanım ve Selahattin hocam çok açık ve çok geniş anlattılar, hangi süreçlerde bu bilgilerin elde edildiğini. Ben kabaca hemen aklıma gelenleri sıraladım. Mimarlar Odası, 1999’dan bu yana iki eğitim kurultayı yaptı. Eğitim kurultaylarının belgeleri de yazılı olarak elimizde var ve bunlar yayınlandı. Tamamı eğitim kurultayıdır, Selahattin hocam da bu sürecin aktif bir katılımcısıdır. Bütün bu konular, bu Avrupa Birliği süreci başlamadan önce yapılmıştır, başka bir saptama daha yapayım: Mimarlar Odası hemen hemen 1990’lı yılların başında meslek yasası tartışmalarıyla başlayan, hemen hemen bugüne kadar 14 yıldır bu tartışmaların içerisindedir. Avrupa Birliği süreçlerinden gelen belgeyi, biraz önce birkaç katılımcı söyledi, 1985 yılında mimarlık direktifi çıkmıştır. UIA yıllardır bu konularda fikir üretmektedir, komiteler kurmuştur. Mimarlar Odası web sayfasında ve yazılı olarak tercüme edilmiş onlarca belge bulunmaktadır. Bunlara ilişkin Mimarlar Odasının performansı ayrıca tartışılabilir, yani o konudaki eleştiriler saklı kalmak kaydıyla söylüyorum.

ACE Avrupa Mimarlar Konseyi’ne, son dönemde statümüz biraz farklı olmakla birlikte, gözlemci üye statüsünde katılıyoruz. Bu konuda onlarca belge üretmiştir ve üretmektedir. Avrupa yükseköğrenim alanı vardır, biraz önce bahsedildi, Bologna süreci olarak geçiyor, yüzlerce, binlerce sayfa belge üretilmiştir. Ulusal ölçekte MOBİK vardır. Avrupa Mimarlık Bölüm Başkanları belirli dönemlerde toplanmakta ve konuları görüşmektedir. Selahattin hocam bunları ifade etti, yani yaklaşık bir 20–25 senedir ya da daha öncesi, özellikle son dönemde binlerce sayfa doküman üretilmiştir. En önemlisi de, Mimarlar Odası 1998 yılında iyi veya kötü, tartışılabilir yanıyla, bu konuda bir yasa metnini de kendi genel kurulundan geçirmiştir. Dolayısıyla mimarlar bu işlerin içinde olmak zorundadır. Fikir ayrılıkları farklı düzlemlerde olabilir, farklı düşünceler olabilir, zaten bir potada bunları eritmek için de çeşitli ortamlar yaratılır, danışma kurulları vardır, genel kurulları vardır, açık merkez yönetim kurulları vardır, genişletilmiş merkezi yönetim kurulları vardır, bu amaçla düzenlenen toplantılar vardır.

Tabii, Kasım ayında başlayan süreç, Ali’nin de ifade ettiği gibi, sıkışık bir süreç. Açıkçası, mimarlık bölümleri de beklemedikleri anda bu sürece dahi oldular. Gerçi, bir görevlendirme yapılmış geçmişte, ama o görev yerine getirilmediği için, üç beş ayda bütün bu konulara çözüm üretmek durumuyla karşı karşıyalar, ama nedir? İşte altyapı için belgeler var. Bakın, “UIA Mimarlık Eğitimi Düşünceler Tavsiyeler”, Mimarlar Odası tarafından tercüme edilmiş, sadece bu konuya özgü bir yayın. Dolayısıyla, böyle bir sıkışıklık var. Selahattin hocam probleme ilişkin, güzel bir yorum yaptı, benim de hoşuma gitti, üstünde tekrar durmak istiyordum. Belki ucu açık tartışmaları sürdürmeliyiz, kapatmadan, yani süre kısadır, ama bu sürenin kısalığını göz önüne alarak gelişeceğini, birbirimizi ikna edeceğimizi, birbirimizi anlayacağımızı düşünerek söylüyorum. Gerçekten ben de masaya otururken, eğitim v.s. boyutuyla ilgili çok fazla şey söylemek istemedim, çünkü bilgilerim eşit değil, bazı arkadaşlarımız bu süreçlerle ilgili yeni bilgileniyorlar. Özellikle serbest dolaşım meselesi üzerinden Haluk hocamın ifade ettiği gibi, bize ne getireceği, ne götüreceğini anlatmaya çalıştım. Çünkü meslek ortamımızdaki yayınlarda, Sayın Kenan Güvenç’in de taraf olduğu yazışmalarda, bir yanlış anlaşılmanın olduğunu fark ettim, yani bu serbest dolaşım meselesinin doğru kavranmadığını, karşılıklılık ilkesinin nasıl çalıştığının anlaşılmadığını, o yüzden de konuşmamı açıkçası birinci bölümde eğitim meselesinden ziyade, b konuda sürdürdüm. GATS’a (Hizmetlerin Serbest Dolaşımı) 2005 yılında yürürlüğe giriyor. İmzayı 1995 senesinde atmışız. Avrupa Birliği’ne aday olmuşuz, kimse bizi zorla almıyor. Bunun siyasi tartışmaları ayrıca yapılıyor ve yapılmalı. Benim de açıkçası o konuda görüşlerim de var. Belki, o anlamda Sayın Kenan Güvenç’le yan yana durabiliriz, ama kulakları çınlasın, Arif Şentek’in bir deyimi vardı, bunu zaman zaman kullanırdı, “sel geliyor, siz de diyorsunuz ki, ben sele karşıyım. Böyle bir şey yok, sele karşı tedbir almak durumundasınız, hadise budur” Dolayısıyla tedbir alarak durumu, bizim lehimize, meslek ortamının, meslek adamının ve mesleğin lehine nasıl çevirebiliriz? Bu bağlamda elimizdeki üretilmiş dokümanlarla görüş üretmek durumundayız. Bizim siyasi mülahazalarımız, değerlendirmelerimiz farklıdır. Ben de bu uluslar arası olma sürecini sorguluyorum. Gerçekten de acaba mimarın yeni nosyonu, endüstriyel ürünleri puzzle gibi birleştirmek mi, yeni mimar bu mu? Bu doğru mu, yerelden ne kalmış, bize öğretilen 30 yıl önceki mimarlık bu muydu? Bu tartışmalar çok zengin ve yapılmalı, bunları da başka platformlarda yapmalıyız.

Açıkçası tarih, bugün netleşti, taslak 7 Ekim’de Parlamentoda… Türkiye bu yasayı taahhüt etmiş. Türkiye’nin taahhüt ettiği belirlenmiş süreçler var, belirli konulardaki belirli yasaları Türkiye taahhüt etmiş ve çıkarıyor. Ama sürecin, bütün bu yasama sürecinin kapandığı anlamına gelmiyor, elbette geçiş döneminin koşulları olacaktır.

Ben size, biraz önce Haluk hocam değindi, tıpçılarla ilgili bir şey anlatayım. 6 yılda pratisyen hekim olunabiliyordu. O tartışmalarda öğrendik ki, Avrupa Birliği artık 6 yıllık eğitim sürecini kabul etmiyor, 9 yıl. Türkiye ne yapıyor? Türkiye iki kademeli bir geçiş öneriyor. Bunu Tabip Odası da çalışmış, Sağlık Bakanlığı da çalışmış. Öncelikle 2 yıl bir meslekiçi eğitime tabi tutacak 6 yıllık doktorları, bunun için Tabip Odası bir enstitü kurmuş. Bu enstitüde bu doktorlar eğitime tabi tutulacak, 2012 yılından itibaren de 9 yıl eğitime geçilecek. Bu doktorlar Kenan Güvenç’in söylediği özelinde ya da Türkiye’de,  bu sürece böyle hazırlanıyor. Yani bizim bir aymazlık içinde olmamız mümkün değil, yani son derece hâkimiz konuya, şu anda 33 mimarlık fakültesi eğitim veriyor, 10 üniversite de izin almış vaziyette, toplam 43 üniversite mimarlık bölümü açacak, son edindiğimiz bilgilerle göre de, özellikle vakıf üniversiteleri İstanbul’da çok fazla sayıda yapılacak, bu sayının 50’ye çıkma olasılığı var. Elbette, bunların arasında birtakım farklılıklar olduğu, fiziki anlamda, eğitim kalitesi anlamında, içerik anlamında, disiplinler anlamında bilinmekte. Eğitim kurultaylarında da bu konu konuşuldu, bunların rehabilite edilmesi, bunların belli bir çizgiye yükseltilmesiyle ilgili düşünceler var. Mesela, eğitim kurultayları sonuç bildirisinde şunlar söyleniyor: Kesinlikle kontenjanlar dondurulmalı, kesinlikle yeni fakülte açılmamalı, kesinlikle yeni ölçütler getirilmeli, biz Avrupa Birliğine sadece bir yasa nedeniyle girmiyoruz, Avrupa’daki standart ve normların, ölçme sistemlerinin Türkiye’ye getirilmesi lazım. Bu bağlamda da, ulusal ve uluslararası akreditasyon meselesinin gündeme getirilmesi lazım. Bir kere, kendi bünyenizdeki okulları belli standart ve normlara getireceksiniz. Bunun için neler yapılabilir? İlk ham fikirler, biraz önce ifade edildi masada, mesela Orta Doğu Teknik Üniversitesinde 175 öğretim üyesi var. Bu 175 öğretim üyesi deplase edilecek, belirli desteğe gereksinimi olan okullara, artık ulaşım şartları çok kolaylaştı, oradaki açık bulunan dersler ve disiplinler takviye edilecek. Belki, temel mimarlık eğitimi belirli bazı okullarda verilebilecek. hepsinde verilebilecek, ama mastır ya da doktora çalışmaları, yükseklisans çalışmaları, bunlar doğrudur ve karar altına alınmıştır diye deklare etmiyorum, yani ham düşünceler olarak söylüyorum, belirli okullarda verilebilecek ya da özgün koşulları, mesela karakteristik farklılıkları olan coğrafi bölgelerde, özgün koşullara göre belirli disiplinler işlenecek, belirli okullarda da başka disiplinler işlenecek, temel eğitim aynı olmakla birlikte, üstünde yapılacak eğitim farklılaştırılabilecek.

Bu masada açıkçası benim derdim, aynı şeyi konuşuyor olmak, aynı şeyi anlıyor olmak noktasında bir çaba. Eğitimle ilgili gerçekten binlerce sayfa doküman var ve bazı mutabakatlar da aynı ulusal ve uluslararası arenada da oluşmaya başladı.

Eğitime ilişkin son bir cümle söylüyorum: Temel olarak eğitim sadece akademik olarak, akademik eğitim olarak algılanmamalı. Bir; akademik eğitim. İki; meslek pratiği ve staj. Diğer unsurların, yani akademik camia dışındaki meslek örgütlerinin vesairede katkısının olduğu kurumları, meslek alanındaki sektörlerin de içinde olduğu, meslek stajı, yani mesleğe ilişkin uyumlaştırma ve daha sonra diploma sonrası kazanılacak olan bilgi, beceri, yetkinliğe ilişkin, pratiğe ilişkin eğitim ve sürekli mesleki gelişim konsepti, eğitimin bütünü, ifade etmeli, yani sadece akademik eğitim değil, dört ayağı olan ve bütün alanda sürekli mesleki gelişimi içeren olmalı. Biraz önce Murat Bey değindi, benim de notlarımda var. mesleğin mutlak tanımı yapılmalı, sürecin endüstriyel ilişkilerden gelen nedenlerle dayatmalar var, birtakım yapı malzemeleri bize dayatılıyor ve bu durum mesleği yapış şeklimizi etkiliyor. Disiplinlerin parçalanmasından gelen bir sonuç var. Üretim ilişkilerinin değişiminin etkileri var. Bu nedenle ben, planlamayı da içeren bir tasarım sürecini birinci süreç olarak alıyorum, yapı üretim sürecini ki, en eksik ayağımız, Murat Bey de özellikle üzerinde durdu, benim de notlarımda var. Yapı üretimi, yapı kontrolü, kamusal özel proje yönetimi, şantiye yönetimi, finansman modelleme, proje bağlantısı, müşavirlik, danışmanlık, müteahhitlik, şantiye şefliği, güvenli yapı kavramı, malzeme bilgisi, yangın, afet ve buna benzer konular şu anda boşluktadır, kendinden menkul yetkilendirmelerle yapılmaktadır piyasada, kendine müşavir diyen müşavir olmaktadır ya da o konuda bir başka unvanı kendine yakıştıran danışman unvanını kullanmaktadır.

Bir de, diğer yasalardan dayatmalar vardır. Örneğin, kamunun küçültülmesi kapsamında, danışmanlık, müşavirlik gibi kavramlar ortaya çıkmıştır. Bu konuda çalışma yapmak gerekmektedir. Bunlar üzerine de kafa yorarak, yeni açılımlar, yeni perspektifler üreteceğimiz gibi, bunların bu anlattığım paket eğitimi içerisinde nereye oturduğunun da tespit edilmesi gerekiyor. Akademik eğitimde verilmeyecek kadar da, farklı yanları olan, bilgi, beceri kazandırılması gereken bir eğitimdir.

Bir başka konu ise, özellikle 1999 depreminden sonra ortaya çıkan, kullanım süreçleriyle ilgili, yapı kullanım süreçleriyle ilgili bir bütünlük arz etmesi ve meslek alanının orada da ifade edilmesi ve yetkilendirilmesi gerekiyor. Afetler, doğal ve kültürel mirasın, kentsel iyileştirme, kentsel yenileme programlarının mevcut yapı stokunun iyileştirilmesinin, sosyal ve kültürel yapının dönüştürülmesinin amaçlandığı bir perspektifte eğitim alanlarında düzenlemelerin yapılması gerekiyor.

Teşekkür ediyorum.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

KENAN GÜVENÇ- Çok derin fikir ayrılıkları var, bakış ayrılıkları var, yani hep üst üste bunu şey yapıyorum. Bu kadar önemli bir şey ki, mimarlık ortamı için bu yasa tartışmaları, bunların didik didik edilmeden, böyle bir anda bütün yaşamımızı, sanki olduğu zaman şekillendirecekmiş gibi düşünerek, bir telaş ve panik şeyiyle hareket edemeyiz, böyle oluşamaz. Mimarlık hem Artuğ’nun, hem Bozkurt’un tanımladığı mimarlık, sadece şu anda tanımlanmış haliyle, bina yapımını mimarlık kültürünün baskın süreci olarak görüyor. Mimarlık kültürü çok çok farklı, çok çok farklı tanımlanma şeyi olabilir. Benim içinse, tamamen binayı da içine alan, bir referanslar kültürü olarak görüyorum mimarlığı. Dolayısıyla, bu farklılıkların kendi içerisinde, eğer bizim sosyal hayatımızı, toplumun içinde bulunma biçimlerimizi etkileyecekse yasalar, şunlar, bunlar, o zaman bunların didik didik edilmesi lazım, böyle paketlenmemesi lazım, angaje olmamamız lazım. Tek söylemek istediğim, dışında kalmak değil mesele, herhangi bir paradigmaya, mesela Oda angaje olmaması lazım. Halbuki, burada Oda mesela, mimarlığı piyasa ekonomisinin, iktisadın peşine takan bir modelin, bana göre 1994’teki meslek yasasının hortlamış biçimi bu, Oda böyle yakınlaşıyor şeye. Orada halledilememiş olan, o süreçlerde halledilememiş olan şeyi, şimdi başka bir süreçte halledilme şeyi. Dolayısıyla, tamam bu, yönetimin bir tavrı olabilir, kişilerin bir tavrı da olabilir; ama Oda kurumsallığının bir tavrı olamaz. Dolayısıyla, bu tartışılmalıdır, çok tartışılması gereken bir şeydir.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

Buyurun.

MEHMET EMİN TUNA- Mimarlık ile ilgili bir yasa çıkarılmak zorunda, mevcut yasa 1938’da çıkmış. Bugünkü adı ile Mimarların eğitim alması için, eskiden bir Teknik Üniversite ve bir de Mimar Sinan Üniversitesi vardı. Bu üniversitelerde tek standartta bir eğitim vardı, o yasaya göre de hiçbir problem yoktu. Şimdi 40-50 farklı şekilde eğitim söz konusu.

Mimarlık eğitimi için gereken bilgileri yeterince almamış olan lisans seviyesindeki insanların kendilerini yetiştirmek için, yetişmiş üniversitelere kaydolma imkânı sağlanmalı ve onlar eksiklerini tamamlamalıdır. Diğer üniversiteler de, bir yıl, iki yıl gibi, ilave eğitim alan ve ondan sonra eksiklerini tamamlayan mimarlar, bu yetkinlik belgelerine haiz olarak, bütün topluma kazandırılmalı, bilgi eksiğiyle mimar olunmamalı.

Bugün deprem bir felaket. Deprem olayında en basit bilgileri dahi bilmeyen lisans öğrencileri geliyor. Biz kapıları açtık, lisans öğrencilerine, olabildiğince de yükseklisans öğrencisi alıyoruz, taşra üniversitelerinden  öğrenci geliyor. Çok basit bilgileri bile bilmeyen, çok yoğun, sayıları itibariyle bir iki tane değil, çok sayıda öğrenci geliyor. Bakıyoruz ki, taşradaki öğrencilere yeterince, bilmeleri gereken kültür verilmemiş. Çok basit bilgileri bile bilmeyen mimarlar var, biz burada onların eksiklerini tamamlamaya çalışıyoruz.

Burada olay şu: Taşra üniversitelerinin eksiği olabilir, olacak da, 50, belki 150, 300 üniversite olacak, olması gerekiyor, yani 10-20 tane ile sınırlı değil, bunun hedeflenmesi gerekiyor. Üniversitenin sayısını sınırlamak, meslek elemanı sayısını sınırlamak yanlış. Az önce arkadaşımız, “70 bin mimara ihtiyaç var, ama bugün 12 bin” diyordu. Doğal olarak bu bir süreç, bir gün de olmaz zaten. Biz ona göre bina imkânlarımızı, sayısal olarak hoca imkânlarımızı ne yapabiliriz, onu üniversite olarak düşünmek zorundayız. Geçmişte geleceğe dönük perspektifimizi, planımızı yapıp, gelecekteki eğitimimizin iyi bir eğitim olması için, gerekeni yapamamışız, bugünkü durum oradan kaynaklanıyor. Hiç olmazsa bundan sonrasını kurtarmak için, şimdiden asistan, bina, ekipman gibi bütün ihtiyaçların sağlanması, mesleğin yasalarla da sağlam bir baza oturması gerekmektedir. Her okuldan mezun olan mimar, ortak bir sınavdan geçtikten sonra ancak yetkin mimar olarak hayata atılmalı. Bu, bütün dünyada olan bir şey, bizde de kaçınılmaz bir durum.

Saygılarımla.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkürler.

Buyurun.

MURAT ARTU-

Kenan Güvenç diyor ki, “çok çalışılmadı” Mehmet beyle biz herhalde şu kanun taslağı hazırlanırken, 20-25 kere bu toplantılara katıldık ve de kelimesi kelimesine bütün disiplinler tarafından tartışıldı. Sekiz meslek grubu var, sekizinci ayrım  mimarlıktı .Sonuna geldiğimizde, kendi alanımıza geldiğimizde, biz kendi düşüncelerimizi belirttik ve bunlar taslağa yansıdı. Konu tartışılmıştır, Örneğin, mimarlık alanında TMMOB, Türk Serbest Mimarlar Derneği, Mimarlar Derneği, . Müşavirler Birliği haber verildi ve toplantılara katılmaları istendi.

 

Burada amaç şu: Avrupa’nın bir standardını yakalamak. Diyelim ki, kurşunsuz benzinli araba dışında araba kullanamıyorsunuz, siz ise burada normal benzinle çalışan araba üretiyorsunuz. Avrupalı diyor ki, “Ben senin arabanı alamam, senin benzinin kurşunsuz değil, bunun çevreye zararı var”

 

Buna karşılık, siz onun arabasını almak zorundasınız, çünkü argümanınız yok, karşı taraf haklı. Oradaki eğitim 7 yıl ise, onunla denk hale gelmeye çalışıyorsunuz ki, eşit haklarda pazarlığa başlayalım. Ayrıca, kabul edilecek standartlar serbest dolaşım karşılıklı tanınmadan da yürürlüğe girmiyor.

 

Feyyaz beyin lafına takıldım biraz, Sn.Güvenç’e hiç katılmıyorum. Aydın dediğiniz şeyin bir sorumluluğu vardır ve o sorumluluk da üretimdir. Siz mimar olarak üreteceksiniz. Çevre üreteceksiniz, mekân üreteceksiniz. Çalışmadan, çalışıp öğrenmeden, sadece okulda edindiğiniz bilgiyle hiçbirşey üretmeden nasıl çağdaş kalacaksınız? Yalnızca kitap okuyan hayatı yaşamayan insan aydın değil olsa olsa protest olur.

 

ALİ ALPTEKİN- Aslında tam tersi, yani sizin söylediğiniz, okulda tam olarak, sadece bilgiyi vermek anlamına geliyor. Ben de, az önce söylediğinizi söylüyorum.

MURAT ARTUĞ- Dolayısıyla, yersiz bir endişeye de gerek yok, şu yasallaşsa bile, bina yapmayanlar için hiçbir şey değişmiyor, sadece yapanları etkiliyor, o yüzden korkacak bir şey yok.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

Buyurun.

SELAHATTİN ÖNÜR- Yetkin, yetkili kavramları, bir okuldan diploma alan bir kimse, eğitimde bir yetkinlik kazanmış demektir. Burada konu galiba, yetkili olabilme  konumuna gelebilmektir ve o da, özellikle üniversite eğitimi içerisinde verilemeyen  meslek hayatındaki tecrübe ve pratiğin kazanılması, pratikteki eğitimle büyük ölçüde olanaklıdır. Dolayısıyla burada merkez üniversite-taşra üniversitesi gibi bir ayrımı kabul etmiyorum. Hani daha eski, belki imkânları daha fazla, farklı olanakları olan üniversiteler, okullar var; fakat böyle bir ayrım, doğrusu pek yeterli değil. Çünkü  üniversite eğitimi, aslında mimarlığın eğitimi, mimarlığı inceleyen, mimarlığı  çok yönlü araştırmaya çalışan, öğrencinin aynı zamanda verdiği yaratıcı ürünlerle kendisini tanımasına ve o içine gireceği çalışma türünü tanımasına imkân verecek bir eylemler bütünüdür. Ama verilen ürünler, meslek hayatındaki verilecek ürünlerle eşdeğer yahut da aynı tanımda değildir. O bakımdan Sayın Kenan Güvenç’le anlaştığım taraf,  gerçekten eğitim süresini, öğrencinin kendisini pratiğe, meslek adamı yetiştirecek bir rijitte içerisinde düşünmek yanlış. Ama bir taraftan da mimar adayı olacak kişiyi de pratikte karşılaşacağı şeylere tanıştırma, alıştırma, bir şekilde onların deneyim kazanmasını sağlamak da üniversitenin yine bir görevi. Çünkü burada ister 4 sene olsun, 5 sene olsun, 6 sene olsun; çıkan kişi, aslında mimar adayıdır.

Dolayısıyla meslek tanımını yaparken, mimarın, mimar olarak tanımlanan kişinin olmazsa olmazı nedir, öz olarak, kapasitesi nedir; geliştirilmesi gereken hususlar nedir iyi tanımlanması gerekir. Kurumsal olarak bir üniversite eğitimi varsa, elbette ki biz, hiçbir zaman kendi kurumumuzla sınırlı değiliz. O kurumumuz benzer kurumlarla alışveriş içinde; sadece ülke içerisinde değil, hatta aynı kent içerisinde değil, kentler arasında, ülkeler arasında, tüm dünyada; sadece Avrupa ile sınırlı düşünmek de yanlış olur.

Daha önce sözünü ettiğim Eylül başındaki toplantıda bir konuşma yapan Stanford Anderson (M.I.T.) konuşmasının bir bölümünde “’uluslararası’ değil, ‘Avrupa-İçi’ kalıyorsunuz.” dedi. Bununla birlikte evrensellik boyutunu da düşünmek lazım; uluslararası olmak, evrensel bir boyutun tanımı içerisinde düşündüğümüz zaman, önemli bir husus. Yani yerelliği yadsıyan bir şey değil, o şekilde görmemek lazım, bu tamamen bizim kendi zihnimizin nasıl gelişeceğidir, önemli olan. Eğitimimizde elbette ne bir şeyi dikte edildiği şekliyle kabul edip de onun güdümüyle hareket edecek, ne de sadece kuşkuyla yaşayacak insanlar değil, gerçeği araştıran ve adımını ona göre belirleyecek aydın kişiler amaçlanmalıdır.  

Ben, onun için bu kaygıya doğrusu pek katılmıyorum, yani “biz globalleşme çerçevesi içerisinde kapılıp gideceğiz, mimarlığı da tek boyutlu bir edime indirgeyeceğiz” diye bir kaygı bence doğru değil. O kaygının olmaması için de iyi bir eğitim olması lazım. Onun için üniversitedeki eğitimin standardının çok yükseltilmesi gerekiyor. Yani bu bir süreçtir, her üniversite kendi içinde eğitimini evrensel düzeyde düşünebileceği en üst noktaya çıkartma hedefiyle davranmalı. Tabii bu aynı şekilde olmayacaktır, her okul bunu farklı şekilde yapacaktır, farklı yöntemlerle yapacaktır, ama bu kaçınılmaz bir şey.    

KENAN GÜVENÇ- Bu bir kontrol teknolojisi, yani bir kontrol teknolojisi geliştiriliyor. Bu, yasanın kendisi,  düşünce üzerinde kesin bir totaliter baskı.

Artuğ’a da şunu sorabilirim: Ophen Haimer atom bombasını yaptı, üretti. En iyi, en baba aydın,  üretti ve binlerce insanın ölümüne yol açtı. Bana göre aydın olmak, üretmek değil, hayatta bulunmanın kendinize has biçimlerini yaratmaktır, eğer bir tanım yapmak gerekirse. Dolayısıyla ben, aydın olarak insanların o hayatta olmalarının kendilerine has biçimlerini yaratacak, şeyleri bastıracak kontrol teknolojilerine de kişisel olarak karşı çıkmak lazım. Getirilen, kontrol teknolojisi; çünkü yasa bu. Hiçbir şeyi etkilemez bu, hiçbir şeyi şekillendirmez.

TONGUÇ AKIŞ- Ben de çok ufak bir şey ekleyeceğim: Haluk Bey de belirtti, yerellikten uluslararasına dönüşten bahsetti. O biraz olumlu bir şey, hem de yerelliği tartışırkenki meselelere hem küresel bakmak, hem yerel bakmakla ilgili önemli tehlikeleri göze yanmasını sağlayabilir bir durum.

Bir de çok önemli bir şeyin de altını çizmek gerekiyor: Taşranın taşralılaşması kavramı, benim bir haftadır bu toplantı sürecinde çok fazla üstünde durduğum bir şey. Acaba bu merkezde toplanmak, bu 4 üniversitenin hem bir araya gelmesiyle elbette … sürecinde bunlar paylaşılmıştır, yani demokratik bir ortamda paylaşılmıştır. Ancak dominant olan, bu merkezin yapısıysa eğer, acaba hakikaten ilk başta atılan o noktada, hani taşra denilen üniversitelerdeki o hareket, bu iyi niyetli hareket, acaba yavaş yavaş hakikaten orada bırakıp kalacak mı, yavaş yavaş meslek okullarına mı dönecek sadece, 3 yıllık ya da 5 yıllık? Böyle bir tehlike varmış gibi geliyor bana. Yani merkeze çok fazla bırakmanın, hani Türkiye’nin sağ tarafını bırakmak gibi bir tehlikesi de var gibi geliyor bana.

ALİ ULUSOY- Hepinize çok teşekkür ediyorum.

Aslında bunu devam ettireceğiz. Perşembe günü bunun devamı olarak düşündüğümüz, mimarlık mesleğinin dönüşümüyle ilgili yuvarlak masa toplantısı var. Bu konuyla bugün konuştuklarımız bir miktar bağlantılı; konuşuldu, aslında içine de girildi. Esas olarak biz onu ikiye ayırmıştık; “eğitimi burada değerlendirelim, arkasından da mimarlık mesleğinin dönüşümü” diye; çünkü aynı yasa kapsamında bunlar da tartışılıyor, bunun bir devamı gibi olacak. Sizin açınızdan da uygun olursa, toplantıda buna devam edebiliriz.

KENAN GÜVENÇ- Gündem konusuna yönelik olarak, şüphesiz, düşüncelerimizi ortama sunarken, birçok kavram üzerinde geziniyoruz, yani herkesin kendi … şeyler var. Mesela benim için, mimarlık, eğitim, üniversite filan, sürdürülebilir, yetkinlik, yetki, meslek, bu tür şeyleri; tasarım, toplumsal hayat, kamusal alan vesaire, birçok şey geçip gidiyor. Yani onlar mesela bir şey çerçevesinde tartışılabilir, gündemde olabilir yahut da genel bir şey olabilir, “politikalar ne olmalı” diye bir tartışma da olabilir.

ALİ ULUSOY- Hepinize, katıldığınız için çok teşekkür ediyoruz.

-----&-----

  

 



[i] Bkz. “Avrupa Birliği Müktesebatının Üstlenilmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı”. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği, 7 Ağustos 2004.
<http://www.abgs.gov.tr/up2003/up.htm>

[ii] Bkz. “The future regime for professional recognition”. Europa, 7 Ağustos 2004.
<http://europa.eu.int/comm/internal_market/qualifications/future_en.htm>

[iii] Bkz. “Council Directive 85/384/EEC of 10 June 1985 on the mutual recognition of diplomas, certificates and other evidence of formal qualifications in architecture, including measures to facilitate the effective exercise of the right of establishment and freedom to provide services”.

[iv] Bkz. “Fundamental Rights within the European Union: The Charter of Fundamental Rights”. Europa, 7 Ağustos 2004.
<http://europa.eu.int/scadplus/leg/en/s20000.htm>

[v] Bkz. “Council Directive 85/384/EEC of 10 June 1985”.

[vi] “UIA and Architectural Education: Reflections and Recommendations. Document prepared by the UIA Architectural Education Commission”
16 Mart 2002, UIA, 7 Ağustos 2004 <http://www.aij.or.jp/jpn/aijedu/EDUCATION_Recom.doc>

[vii] Bu belgeler için bkz. . “Main Documents of the Bologna Process”.  Bologna-Bergen Summit 2005, 7 Ağustos 2004.
<http://www.bologna-bergen2005.no/>

[viii] Bkz. Architects’ Council of Europe, 7 Ağustos 2004
<http://www.ace-cae.org/Public/fsPublicNetwork_EN.html>

[ix] Bastian Baumann, “7th European Students Convention: Qualifications Frameworks Dublin, 10th – 13th February 2004, Dublin Castle—General Report”
7 Ağustos 2004. <http://www.esib.org/7convention/documents/finalreport.pdf>

Okunma Sayisi : 7706
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 14.01.2021 - 14:29:31
Şu an 39 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları