Üye Bilgileri.

size uygun bölümden devam ediniz.

sitemizdeki online işlemlerden yararlanabilmek için kayıt olup parolanızla giriş yapmanız gerekmektedir.
Daha önce insan kaynakları için bir parola aldıysanız o parolayı kullanabilirsiniz.

Henüz üye değilmisiniz? Yeni kayıt!

Detaylı Arama.

size uygun bölümden devam ediniz.

site içerisindeki tüm içerikte arama yapılmaktadır. birden fazla kelime aratabilirsiniz.


25 50 75 100

Yayınlanma Tarihine Göre
Eklenme Tarihine Göre
Başlığa Göre
Okunma Sayısına Göre

Başlıkta Açıklamada İçerikte

Aynen girildiği gibi
Kelimelerin hepsi
Kelimelerden herhangi biri
ODA ÇALIŞMALAR KENT GÜNDEMI MESLEKI UYGULAMA YAYIN ÜYELER EĞITIMLER ONLINE İŞL.

 

TMMOB

MİMARLAR ODASI

UIA YARIŞMA KOLOKYUMU

10 Eylül 2004

----&----

ERSEN GÜRSEL (Kongre Vadisi Yarışması Jüri Başkanı)- Sayın misafirler; 25 dakikalık bir gecikmeyle, bu Kongre Vadisi Yarışması sonrasında düzenlediğimiz kolokyum toplantısını açıyorum.

Oldukça kalabalık bir katılım var. Katıldığınız için tüm jüri üyeleri adına teşekkür ederim.

Yarışma sürecini biliyorsunuz, tahminimizin üzerinde bir çalışma temposuyla, yaklaşık 4,5 gün çalıştık. Sadece raporlarımızın hazırlanması 14 saat sürdü. Sizler gibi bizler de, bu 14 saatin sonucunu bekledik ve o sonuç da, zarfları açtığımızda bizler de sizler kadar aynı heyecanı paylaştığımızı belirtmek isterim.

Yarışma açıldı, sizler yarışmaya katıldınız, jüri üyeleri olarak bizler değerlendirme yaptık, sonuçları bildirdik. Şimdi söz sizde, buyurun efendim, sizleri dinliyoruz ve sorularınızı almaya çalışacağız.

Bu oturumu yönetmek isteyen…

SALONDAN- Sayın Başkan, Afife Batur’u öneriyorum.

ERSEN GÜRSEL- Evet oylarınıza sunuyorum: Kabul edenler… Kabul etmeyenler… Kabul edilmiştir.

OTURUM BAŞKANI (AFİFE BATUR)- Teveccühünüze teşekkür ederim.

ERSEN GÜRSEL- Sayın davetliler; biliyorsunuz, jüri üye sayısı 7’dir. Ahmet Özgüner arkadaşımız daha önce programlandığı için, şu anda yurtdışında bulunuyor ve katılamayacağını tekrar belirtti ve hepinizden özür diledi.

OTURUM BAŞKANI- Gösterdiğiniz ilgiye gerçekten teşekkür ederim, ama benim de böylece, Ersen’den daha yaşlı olduğum anlaşılmış oldu.

Söz almak isteyenlere hemen söz vermeye başlayacağız; Sayın Erdoğan Elmas buyurun.

ERDOĞAN ELMAS- Herkese merhaba.

Olimpiyatları seyrettik, yarışmalarda sonuçlar kesin, tereddütlü durumlarda da fotofiniş var, tartışma kalmıyor. Ama mimarlık yarışmaları her zaman tartışmaya açık. 45 senedir de bu işin içinde olduğumuz için buradayız.

Söyleyeceklerimiz sonuçlarla ilgili değil. Bazı konular sanki farklı algılanıyor, farklı yorumlanıyor, ihmal edilmiş gibi geliyor. Onun üzerine ben konuşacağım. Kısa öze konuşmaya çalışacağım. Anlaşılmayan noktalar olabilir, vakit kalırsa onları yanıtlarım.

Şartnameye alınca, hem sınırları görünce, hem de şartnamenin genel yapısına baktığımız zaman, tüm güzel noktalara karşın, ne beklenildiği az çok belliydi. Buna karşın, beklentilerin dışında da sorgulanması önemli olan konular vardı ve bunları düşünerek girdim. Yarışma alanını başta Baran İdil’le dolaştık. Baran bu konuda Türkiye’yi de iyi bilenlerdendir. O “şartnameye ısınamadım” deyip, hemen başta vazgeçti, haklı çıktı.

Yarışmanın sonuçlandığı günlerde çıkan Yapı Dergisi’nin 274 üncü sayısında sevgili Enis Kortan’ın “Dolmabahçe Vadisi 2004” başlıklı yazısı yayınlandı. Prost planındaki 2 nolu parkı resimlerle anlatıyor; yarışma şartnamesini görmediğini belirtirken, sonuçta vadinin 50 yıl önceki bozulmamış durumuna getireceklere birinci ödül verilmesi dileğiyle bitiriyor. Tabii, nostaljik bir dinozor söylemi olarak görülebilir bu. Bence önemli olan, bu şartnameyi görmeden vadinin geçmişini hatırlaması. Ne yazık ki, yarışma şartnamesinde bu geçmiş fiziksel çevre, doğal değerler, 37 Prost planı yok sayılmıştır. Mekanik bir davranışla iki yol verilmiş ve iki yolun kenarına çizgiler, sınırlar konulmuştur. İçindem “duyarsızca” lafı geçiyor, ama çoğunu tanıdığım jüri arkadaşlarıma bu sözü söyleyemiyorum, çünkü çok duyarlı olduklarını biliyorum.

2005 UIA Kongresine beklenen 10 bin mimarın bu vadide olacağını düşününce, nasıl bir sözcük bulmalı, onu da bilmiyorum doğrusu. Sevgili arkadaşlar; bu veterinerler 2005 kongresi değil, öyle de olsa zaten, yakın çevreyi, geçmişi yok sayamazsınız.

Gene, Arene Monte Mimarlık’ın 71 sayısında Jüri Başkanı Ersen beyle jüri üyesi Haydar beyin “kentsel alana mekânı iade etmek” başlıklı söyleşisi var. Haydar bey “meydandaki tarihsel izlerin bulunup, vurgulanması çok anlamlı olmuş” diyor. Çok güzel de, her iki üyenin de çok iyi bildiği konular, bu yarışmada neden gündeme gelmiyor, şartnamede, değerlendirme göz ardı ediliyor? Karabey’in tövbesinden vazgeçip, yarışmalara dönmesi sevindirici. Burada 3 yıl geri gidip, o zamanki beğendiğim sözleri okumak isterdim dergiden, fakat şimdi uzatmama için bunu atlayacağım. Orada Velioğlu’nun çok güzel sözleri vardır. Bu Mimarlık’ın 2001 sayısı, 298’dedir. 299’da da benim ve yarışmalarla ilgili yazı vardır. Arkadaşlara bunu okumalarını öğütlerim.

Kısaca, 1937 Prost Planının 1950’li yıllarda meşhur mimarlarımızın tanımama, görmeme, unutma tavrı, 2000’li yıllarda yine meşhur mimarlarımızca sürdürülmektedir. Ben anımsatmak için Prost Planını paftanın en başına koymuştum. 8 Eylül tarihli Cumhuriyet’te, spor ekinde Abdülkadir Yücelman spor yazısı yazarken bile, Prost Planına iki gönderme yapıyor.

2 nolu parkı Enis Kortan anlattığı için, ben burada başka bir parktan kısaca söz edeceğim, Central Park. Herkesin bildiği gibi, New York’ta 340 hektarlık bir alanı kaplar. 1850’li yıllarda yapımına başlanmış, içine 500 binden fazla fidan dikilmiştir. 3-4 gölü, 93 kilometre yaya yolu vardır. Yaklaşık 800 metre genişliğinde, 4 300 metre uzunluğundadır. 88. Sokak’ın köşesinden Gogaheyn bu parka var. Tüm Woody Allen filmlerinde gördüğünüz cennet burasıdır. Geçen 150 yılda kimsenin aklına içine otel yapmak gelmemiştir.

Bizim 2 nolu parkın, halip pürmelerine gelince; yaklaşık 55 hektardır -ki, Central Park’ın 1/6’sı oluyor- buna bütün oteller, stat, Gökkafes, kongre merkezi dahildir. Son 50 yılda Prost Planı, daha doğrusu doğal fiziksel çevre göz ardı edilerek, uluslararası jüriler marifetiyle, devrin tek şehircilik uzmanlarının eliyle, üstat mimarların projeleriyle içine oteller yapılmış, 2000’li yıllarda da sayın mimarlarımızın beyinleriyle vinçler kurup, tüy dikilmekteyiz. Cristo’nun yine Central Park için bir gaits projesi var. Adam kumaşlar ve kapılar için, Central Park’a bunu koymak için 22 yıldır uğraşıyor, daha yeni yaşama geçirme fırsatı bulacak.

Kanımca, her şeyden önce anlaşamadığımız esas ana konu, kongre katılımcılarına, insanlarımıza şantiye görüntüsü değil, Kotran’ın belirttiği gibi, 50 yıl öncesi gibi olmasa da, fiziksel çevreye, doğaya, sahip olduklarımıza, bilime, plana saygılı düzenlemelerin, bir kentsel çevre sunmalı, kentsel alana mekânı iade edilmeye çalışılmalıdır.

Burada ben kısaca kendi düşüncelerimi aktarmak istiyorum. “Bunlar nasıl olur?” sorusu aklı geliyor. Bu Tünel, Taksim, Nişantaşı, Maçka, Dolmabahçe ve kültür merkezleri ve üniversite mekânlarını kongre merkezine yaya geçit bağlantısının kurulması, burada şunu kastediyorum: Biliyorsunuz, Cumhuriyet Caddesi’yle Taşkışla Caddesi, oteller arasındaki alanlar gelir, Hilton’a kadar köprüyle geçersiniz, Taksim geçidinden başlar, Hilton’a kadar gelir ve Hilton burayı kesmiştir. Çok az bir bölümü, Hilton’la anlaştığınız zaman ve açtığınız zaman, bu yaya bağlantısı, yani Taksim’den başlayarak Kongre Vadisine kadar, yarışma alanına kadar gelebilir. Aynı şekilde Cumhuriyet Caddesi Darülbedai ve Taşkışla caddelerinin arasında da, yani batı-doğu düşey ekseninde yaya-yeşil ilişkisinin yeniden sağlanması mümkündür. Taşkışla Caddesi’nin sergi, gösteri, forum, tanıtım, satış etkinlikleri olanaklı, yaya ağırlıklı manzaralı yeşil alanlar olarak düzenlenmesi mümkündür; buna daha sonra yine değineceğim. Açıkhava Tiyatrosu önündeki taşıt yolunun fuayen olarak düzenlenerek, trafik keşmekeşine son verilmesi çok önemlidir.

Gördüğüm kadarıyla, bu konulara eğilen, dertlenen, iki elin parmakları kadardır. Katılımın yüzde 10’u demek oluyor. Hiçbiri de, dereceyi bırakın, satın bile alınmamıştır; bu eğilen veya dertlenen projeler.

Tüm bu sözlerden sonra jüriyi gene de kutlamak isterim; o kargaşadan sonuç çıkarabildiği, gene birinci ödül için yazdığı edebiyat şaheseri için. Müelliften çok müellifçiyi okuyunca insan, “aşk olsun” diyor.

Jüri, elenen 62 proje için -katılımın yüzde 60’ı eder- “önerdikleri çözümlerle mimarlık söylemine katkıda bulunabilmekte, mekân kurmak ve ayrıntılandırmada benzeri diğer projelere kıyasla beklenen düzeye ulaşamayan” derken, en çok takıldığım “mekân kurma” lafı oldu. Yukarıda anlattım, projemden somut bir örnek vereyim: Taşkışla Caddesi ve mekân kurma nasıl olur? Ben 5 yılımı Taşkışla’da geçirdim, 1 sene de asistanlık yaptım, toplam 6 yıl eder. Üç dört günü de bu yarışma nedeniyle oralarda dolaştım. Taşkışla Caddesi’nin özelliği şu: Batı tarafı otellere hizmet ederken, doğu tarafı Taşkışla’yla beraber yeşile ve manzara açılmaktadır. Bu ilişkileri düşünerek, buradaki yol profilini daha daraltarak, ortasını ağaçlandırarak, hem otellerin servisini ve yolun bağlantısını kurmak mümkün, hem de yolun doğusunda manzaraya açılan yeşil alanlar içinde istenilen mekânları yaratmak mümkün. Daha ilerisinde de, Açıkhava Tiyatrosu’yla olan bağlantısında da, gene otopark sorunlarını, fuaye sorunlarını, yaya alanı sorunlarını çözmek mümkün. Bilmiyorum, ben bir kere tesadüfen rastladım; Açıkhava Tiyatrosu’nun önü, herhangi bir konserde, toplantıda bir keşmekeş, hem trafik keşmekeşi, hem insan keşmekeşi. Ben şunu söylemek istiyorum: Taşkışla Caddesi’ne böyle bir mekân kurgusu yapılırken, trafiği olduğu kabul edip, Taşkışla’nın avlusuna veya yolun iki kenarına vinç dizmek nasıl bir mekân kurma oluyor; ben onu anlayabilmiş değilim.

Sunum değerlendirme bağlamında da beni şaşırtan, endişelendiren bir olgudan da söz etmek istiyorum. Yarışmacılardan iki adet A-0 paftası isteniliyordu. 1/1000 ölçekli çevre düzeni bunlardan birini kapsıyordu, yani işin yüzde 50’si. Benim bildiğim, 1/1000 ölçeğinin de bir haysiyeti vardır. Bundan neyi kastediyor? 1/1000’le mevcut binaları, yeşilleri, trafiği, yaya yollarını, otoparkları, öneri binaları, öneri yeşil dokuyu, ağaçları, kullanımları gösterirsiniz, bir lejantı olur, bir yazısı, bir kotu, bir kuzeyi olur. Birinci ödevim, 1/1000’e alanın gece manzarasını başarı bir grafik sunumudur; ama mimarlık, şehircilik 1/1000 hiç değildir. Burada sevgili Bünyamin’le ilgili olan bir anımı anlatmak isterim. Bünyamin’i çok severim, çünkü mimarlık heyecanı taşıyan bir kardeşimdir. İzmir yarışmasında sergiye gittiğim zaman Bünyamin bizi karşıladı; o ikinci olmuştu, biz de üçüncü olmuştu. O heyecanla hemen kendi projesinin başına götürdü, bizden övgü beklerken, ben her zamanki nezaketsizliğimle “yahu, bu ne biçim proje, hiçbir şey belli değil” diye ona takılmıştım, çünkü kapkara bir projeydi, simsiyahtı, ne bina belli, ne yol belli, ne deniz belli, yani deniz de var masmavi. Sonraki bir görüşmemizde, “artık ben yeşilleri yeşil gibi boyuyorum” dedi. Bu bir anı, ama içinde gerçek payı da var.

Yeni teknolojilere, grafik endüstriyel tasarımlara evet. O zaman neden jüri sadece mimarlardan, neden mimarlar girebiliyor? Bıraksaydınız, kentsel mekân önemli değilse, serbest bırakın, herkes girsin. Ben de o zaman girmez, bu lafları etmezdim. “Herkes girsin” derken, grafikçiler girsin, endüstriyel tasarımcılar girsin, hatta gözlükçeler bile girsin. “Gözlükçü” derken neyi kastediyorum? Ankara’da gözlükçüme gittiğim zaman baktım, önünde bir şehir planıyla uğraşıyor. “Ne yapıyorsun?” filan dedim, yarışmaya giriyormuş, öyle yarışmalar da oluyor; bana danıştı. Onların da düşünceleri çok ilginç, değişik olabilir.

Çizim sunumda temel kurallara, normlara, ölçeklere özen göstermeliyiz. Akmerkez önünde, mecmualarda, orada burada gördüğümüz fonları, bilgisayarı tekrar tekrar büyütüp, paftanın istila edilmesi, benim açımdan bir kirlenmeyi, konudan uzaklaşmayı, çizim dejenerasyonunu getiriyor. Örneğin, raporun pafta üzerinde istenmesi çok güzel. Doğru dürüst bir yerde olması iyi, çünkü öbür türlü okunmuyor. Ama öyle bir proje var ki, iki paftaya raporunu altı bölümde, altı köşede yaymış. Bu rapor olmuyor artık, bu grafik dizaynı oluyor.

Son olarak, rumuz sıra numaraları niye açılmış, ben onu anlamadım. Jüri raporunda tutanak olması lazım. Meraklısı bunu bu şekilde iptal bile ettirebilir. Jüri raporunun sergi mekânında bulunması gerekirdi, o da eksik.

Söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ediyoruz.

Bundan sonra devam etmek konusunda iki yöntem olabilir. Bütün dinleyicilerden, izleyicilerden görüşlerini almak ve sonra jürinin bunlara kendi aralarında işbölümü yaparak yanıt vermesi şeklinde olabilir veya her konuşmacının arkasından görüşlerini aksettirmesi söz konusu olabilir. Ben birinci şıkkın -herhalde yanıt verme konusunda notlar alıyorsunuz- daha zaman kazandırıcı olduğunu düşünüyorum. Jüri Başkanı bu konuda acaba bir sakınca görüyor mu?

ERSEN GÜRSEL- Bir sakınca görmüyorum, esasında davetliler buna karar versinler. Biz bağlayıcı veya yönlendirici olmayalım. Siz ne düşünürseniz, onu yapalım.

OTURUM BAŞKANI- Ben şeyi öneriyorum, izleyiciler, ister yarışman olsunlar, ister olmasınlar, görüşlerini önce iletsinler ve sonra jüri bunları yanıtlasın ve yeniden belki tekrar söz almak için başvuru yapabilirler.

Burada birinci yöntem, konuşmaların alınmasıdır. Tabii, bu aynı zamanda jüri üyelerine soru demektir. Jüri üyeleri de buna daha sonra cevaplarını verirler. Sonra daha kısa sorular olursa, onları da yanıtlarlar.

Soruları almaya devam edelim. Konuşmak isteyen var mı?

Buyurun.

ARDA İNCEOĞLU- Önce bir iki olumlu şey söyleyeyim: Ersen beyin tarif ettiği jüri çalışması raporda gerçekten yansıyor. O açıdan benim gördüğüm, kendi adıma, en sistematik ve en tatmin edici bir jüri çalışması raporu. O açıdan çok olumlu olmuş gerçekten, teşekkür ediyorum.

İkinci çok olumlu bulduğumuz bir şey, -ekip adına bunu söylüyorum- biz şartnameyi çok heyecan verici bulduk. Bu yarışmaya girmemizin birinci nedeni belki de buydu, şartnamenin çok heyecanlandırıyor olmasıydı. Oradan bizim algıladığımız, satır aralarında çok yoğun hissettiğimiz şuydu. Yanılmış olabiliriz, ama iki şey vardı. Birincisi; bu UIA toplantısının İstanbul’da yapılıyor olması, UIA toplantısı vesilesiyle yarışmanın açılması ve bu yarışmanın da bütün İstanbul’a, hatta Türkiye’ye mimarlıktan bahsedebilecek olması, hani “mimarlık şudur, mimarlık bunlar” diye, çünkü zaten sloganda da mimarlıklar var, mimarlık aslında harika bir şeydir. Çünkü düşünürsek, kamuoyunda mimarlığın gündeme gelmesi, Türkiye’de, İstanbul’da, hep olumsuz şeylerle oluyor; “Şu gökdelen yapıldı, İstanbul mahvoluyor, kentleşme çok kötü, her taraf beton oldu, binalar zaten yıkılacak, deprem olacak” diye yüzde 98 olumsuz, mimarlık çok olumsuz bir şey. Bunu küçük de olsa, tersine döndürmek için, mimarların ve mimarlığın harika şeyler, kente ve kentliye çok müthiş perspektifler, deneyimler, olanaklar, kullanımlar, hizmetler verebileceğinin gösterilmesi için bir fırsat olarak ortaya koyduğunu düşündük, o programı aslında bir araç olarak gördük.

Bununla doğrudan ilgili ikinci algıladığımız şey şuydu: Kongre Vadisi alanı da aslında yine araçlardan biri. Hani Erdoğan beyin söylediği bazı şeylere katılmak mümkün değil, ama birçok şeye de doğrusu hiç katılmıyorum. Çünkü, doğrudan bu yarışmada, Kongre Vadisinde hiçbir şey yapılmadan da bir sürü şey yapılabilirdi. Amaç, aslında bu toplantı vesilesiyle mimarlıktan bütün kente bahsetmek gibi anladık. Özellikle vurgulanan bu kavramsal şema, şartnamede, hatta yarışmanın posteri olan kavramsa şema, mimarlıkların, İstanbul’un değişik yerlere nasıl dağılabileceği üzerine düşünceler bekliyor diye düşündük. Bu açılardan olağanüstü olumlu bir talep geldiğini algıladık.

Kendi adıma eleştirim şu: Sadece birinci seçilen proje üzerinden konuşuyorum. Birinci proje, bir gözle bakarsak, çok başarılı olacaktır, ona hiçbir şüphem yok. Şu açıdan çok başarılı olacaktır: UIA toplantısının tanıtımını, reklamını, imgesini oluşturmak açısından, tanıtımı yapmak ve imgesini oluşturmak açısından, projenin kendi raporunda da, jüri raporunda da aşağı yukarı bu ifadelerle var. Olağanüstü başarılı olacağına benim bir şüphem yok. Medyada çok yer bulacaktır, ilgi çekecektir falan. Ama bu aslında çok büyük diğer fırsatın, şartnamede anlatılan, demin özetlemeye çalıştığım asıl önemli sorun olan büyük fırsatın tamamen kaçırılması anlamına da geliyor. Çünkü, UIA toplantısını tanıtmak için aynı parayı belki de kullanarak, gazetelere tam sayfa ilan da verilebilirdi, bilboard’lara bir şeyler asılabilirdi, bütün kentte dolaşan otobüsler falan, böyle bir etkinlik uydurabiliriz ve tanıtılırdı. Toplantının tanıtılmasında bir sorun yok, çünkü toplantı zaten 5 gün sürecek ve gidecek. Sadece bir hatıra kalacak ve bu projenin aslında riski de o açıdan hiç yok. Jüri nasıl düşünüyor bilmiyorum, riskli bir seçim düşünebilir, ama ben tamamen risksiz bir seçim yaptığını düşünüyorum. Erdoğan beye o açıdan da katılmıyorum, çünkü şu kadar sayıda vinç var, toplantı bitiyor, hepsi gidiyor, hiçbir şey kalmadı; bundan daha kalıcı olmayan bir proje olamazdı, sadece fotoğraflar kalacak. Ama bu da, büyük bir fırsatın kaçması. Bu toplantı sayesinde, bu yarışmada yapılacak olan neyse, yapılar, etkinlikler, performanslar sayesinde, mimarlık hakkında, mimarlığın deneyimi hakkında, herkesi, burada katılan 250 kişi mi var, orada da işte 200 değil de, 10 000+300 kişi olacak belki de, çok meraklı olabilir. Ama bütün İstanbullular, mimarlıktan, hani etkinlikten haberdar olabilirler, ama mimarlıktan ya da mimarlığın olanaklarından ya da kente ve kentliye, herkesi kastediyorum, yani sokakta yürüyen çocuktan, bilmem ne varoşunda yaşayan insana kadar, herkese çok olumlu anlamda katkıda bulunabileceğini gösterebilirdi. Ama bu proje onu zaten yapmaya çalışmıyor, o açıdan projeyi falan eleştirdiğim yok, seçimi eleştiriyorum. Hiç böyle bir hedefi yok, sadece bir imge oluşturuyor, toplantıyı tanıtıyor. Olağanüstü başarılı olacak, hiç şüphem yok, medyada korkunç yer bulacak. Olumsuz eleştiriler de olabilir, onun da bir önemi yok. Ama mimarlığın kendisinden, mimarlığın herkese, topluma hizmetinden, deneyiminden, yapısallığından, fizikselliğinden, soğukluğundan, sıcaklığından falan bahsetmeyi zaten hiç denemiyor, öyle bir iddiası yok. Bu da, çok büyük bir fırsatın kaçması demek. Tam da şimdi şurada “bizim toplumumuzdaki eksiklik nedir, mimarlığın gereksindiği şey?” diye sorsak, insanların mimarlıktan ve aslında kendileri sokaktaki yürürken, normal gündelik hayatlarında ne kadar çok katkı yapabileceğini bilmemeleri, hani sokaktan ta entelijansiyaya kadar mimarlık hiç önemli. Bu fırsat, mimarlığın ne kadar önemli olabileceğini, basit ve önemli olabileceğini göstermekti. Bu açıdan, korkunç bir fırsat -biraz dramatize edeyim- kaçmış oluyor.

Bir iki şey daha var, onları da ekleyeyim, bir daha söz almayayım. Kamuoyunda oluşan mimarlıkla ilgili bir sürü başka önyargı da var; bütün bu olumsuz önyargılar, bunları da destekliyor birinci proje ve artırıyor. Mesela, mimarların ve mimarlığın ulaşılamaz olması, mimarlık böyle yüksekte bir şey, jüri üyelerine bakıyorum, siyah mı giymiş, böyle siyah giyinen, pek de kolay insanların tanımadıkları, uzakta hissettikleri kişiler. Mimarlık da biraz öyle, mimarlığa, bizim anladığımız anlamda mimarlığa, yüzde 1 ulaşabiliyor mudur acaba? Muhtemelen hayır. Bu proje de onu destekliyor, çünkü ulaşılamaz bir şey. Daha ulaşılamaz bir şey ne olabilir? Vinçlerin tanesi 1,5 milyon dolar. Korkunç böyle uzakta duran, imgesel olan, deneyimle hiç ilgisi olmayan bir tasarım.

Buna benzer başka şeyler de söylenebilir, ama özet olarak şunu söylemek istiyorum: Proje, UIA toplantısının tanıtımı açısından çok başarılı olacaktır. Eğer amaç bu idiyse, jüri doğru bir karar vermiştir. Ama amaç, mimarlıkların bütün İstanbul’a ve Türkiye’ye tanıtılması, mimarlık ne kadar harika bir şey olabileceğini tanıtılması idiyse, çok büyük bir fırsat kaçmıştır.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Katkınız için çok teşekkür ederiz.

Buyurun.

MÜCELLA YAPICI- Öncelikle hepinizi tebrik ederim.

Ben gerçekten biraz çelişkiler içindeyim. Önce projeyi gördüğümde, son derece üzüldüm, “gerçekten vinçlerin gölgesinde bir İstanbul’da yaşıyoruz ve 2005’i simgelerken de, bunların altında bir mimarlığı tartışacağız” diye. Sonra düşündüm, niye “-mış” gibi yapacağız, evet böyleyiz; yani vinçlerin gölgesinde bir İstanbul’da yaşıyoruz. Eğer bu bir protest tavırsa, seçeni de, bu projeyi tasarlayanı da kutluyorum. Jüri raporunu tekrar okudum, jüri raporu bu projede bir protest tavır seziyor. Fakat projeye baktığımda, bu tavrı göremedim ve arkasında bu projenin bir de sponsor bulabileceğine dair bir kayıt vardı, “kolay sponsor bulabilecek bir proje” diye. Bu mimar olarak beni biraz irkiltti. Sorum şudur: Bu bir protest tavır mıdır? Gerçekten “-mış” gibi yapmamak adına, 2005’te dünyanın en güzel kentinde, gerçekten bir dünya kentinde, bu kenti pazara çıkaranlara bir tavır mıdır? O zaman o vinçlere eski İstanbul ve kentliler mi asılacaktır; yoksa, bu gerçekten sponsor kabul etmek için imaj çağının harikaları gibi bir proje midir? Bu çelişkiyi çözmediğim sürece, bir yargıya varamıyorum. Umarım, bir protest tavırdır ve o vinçleri kaybolan değer yargılarımızı asarız.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Biz teşekkür ediyoruz.

Buyurun.

KENAN GÜVENÇ- Mimarlık bir işe yaramıyor, bence hiçbir işe yarayan bir şey değil. Eğer mimarlık bir işe yarasaydı, mesela NATO Kongresi hani orada olamıyor olması lazımdı, aynı vadide, aynı şeyde olamıyor olması lazımdı, ama oldu. Hilton olamamış olması lazımdı, Gökkafes olamamış olması lazımdı; mimarlık hiçbir işe yaramıyor. Bana göre önemli olan, hayat karşındaki tavırlarımız, bir şehrin içerisinde kendi gerçekliğimizi, kendi temsil biçimlerimizi koruma olanaklarını, belki mimarlığı kullanarak, belki başka şeyleri kullanarak genişletebilmemiz, zenginleştirebilmemiz ve kendimize, içine doğduğumuz o boşluğunda bir yer bulabilmemizdir. Mimarlığı kendi hayatlarımızdan arındırılmış bir hiper mekân kavrayışı olarak ele aldığımız zaman, o zaman işte hep bu yakındığımız, mimarın ve mimarlığın meşruiyetsizliği sorunuyla karşılaşıyoruz.

Çok önemli bir sorun vardı ve bence bu yarışma jürisinin aldığı kararla bir dönemi kapadı. O şöyle bir durum: Şehirle mimarlığın ara yüzünde ilişkiler nasıl düzenlenecek? Bir kere bu mimarların hep istedikleri şekilde süremiyor bu; hep arzu ettikleri, kendilerini görmek istedikleri konumdan, o yaklaşımdan bu ilişki süremiyor. Çünkü, şehir bir vakalar külliyatıdır, vakalar toplamıdır, mimarlık bir durumdur. Şehir düşen bir uçaktır, mimarlık oradaki yakınını kaybeden insanlara sizin yaklaşımınızın, onları hissedebilmenizin kişisel açılımıdır. Durum olduğu için, mimarlık sadece bir şeyin üzerine gelebilir, yani bana göre mimarlığın sürekliliğinde bir şehir aramak, mimarlığı çok dar bir alana, yani bu kısık sesli modernizm, 1960’lı yıllardan bu yana süren, o bir önceki kuşağın paradigması, çok dar bir alana sıkıştırdı, nefes bile alamaz hale getirdi. Birincilik şeyinin, Fatih Erduman’ın önerisi, dahiyane bir öneri. Sorumlu, çünkü anti-mimarlık, jürinin yazdığı gibi anti-tasarım değil, tasarımın antisi olmaz, o aklın bir görüntüsüdür; ama anti-mimarlık kapsamında önerisini geliştirdiği için, birden mimarlığın dışına çıkarak, şehirle ilişkilendiği için, salt bu açıdan çok önemli entelektüel sorumluluk üstlenmiş durumdadır. Onu ayırmak lazım, yani bizim kendi önerimiz de dahil olmak üzere diğer bütün önerilerden ayırmak lazım. Bu kararı verebilmek için jüri için cüret isteyen bir şeydi ve onlar bence, görevlerini çok layıkıyla yaptılar. Hatta Selim Velioğlu’nun muhalefet şerhi bile, bence pozitif şüphe olarak görülmelidir. Eğer o muhalefet şerhi olmasaydı, jürinin kararı ve tavrı açısından bir eksiklik belirecekti.

Daha sonra eğer tartışma gelirse, ben de söylediklerime eklerde bulunacağım.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Biz de teşekkür ediyoruz.

Buyurun.

ALİ BİRO- Mesela, şartnamede diyor ki, bütün şehirle giderek ilişki kuracağız. Ben bütün projelere baktım, şehirle ilişki kurmak nereye kadar, şehrin neresine kadar ilişki kuruldu? O anlamda bir sürü projenin belli odak alanlarla daha etkili mekânlar yaratmak istediğini düşündüm, çünkü nereye kadar nasıl ilişki kuracaksınız? Taksim Meydanı da var, Haliç Köprüsü de var. Var, zaten var, niye tek bir projeyle şehrin bütünüyle ilişki kurmak ve yarışma sonuçlarında da sanki hep bu şey aranıyormuş gibi geldi bana, yani çok büyük bir alanda birtakım şeyler var. Ama o birtakım şeyler var, zaten ben o kadar uzağa yürümem, arabamla giderim, bakarım, “öyle bir şey varmış, okey” O beni biraz şey yapıyorum, benim kendi kişisel düşüncem.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Yücel Gürsel buyurun.

YÜCEL GÜRSEL- Ben de şartnameyi aldığım zaman, gerçekten Türkiye’deki mimarlık birikiminin, hem pratikteki, hem entelektüel düzeydeki birikiminin iyi bir örneği olduğunu görerek benimsemiştim. Aynı zamanda jürinin kendisi de, içinde bütün bu farklı yetenekleri barındırıyordu.

Sadece bir iki sualle karışık, şunu ifade etmek istiyorum: Jüri amaç maddesinde diyor ki, “mimarlar arasında yaratıcı etkileşim sağlamak, diğer yandan da mimarlığın toplumsal görümünü güçlendirecek katılımcı bir ortama ulaşmak” Yine amaç maddesinde tasarımcılardan beklenen, İstanbul’da mimarlar ile mimarlar, mimarlar ile kentliler, mimarlık ile kent arasında kurulabilecek kavramsal ve mekânsal çerçevede çizmek. Bunlar çok heyecan verici ve daha da önemlisi, şartnamenin 8 inci maddede, “getirilecek öneriler kavramsal düzeyde, olay ve insan akışına ilişkin bir senaryo içermeli” Bu son derece heyecan verici bir perspektifti, yani amaç maddesinde gerek yurtdışından gelen 5 bin civarındaki yabancı mimarın, gerek Türkiye’den çok iyi tanıtım yapılan, hemen hemen bütün mimarlara duyurulabilen ve eylem içinde buraya gelen mimarların nasıl etkileşim içinde olacaklarına ilişkin senaryolar öneriyordu. Bunun için de, mekânın kullanılmasına ilişkin de bir perspektif sunmuştu. Sadece böyle bir kongre vadisinin ötesinde, İstanbul’un bütün kentleri, meydanları, vapur iskeleleri falan gibi, yani dolayısıyla mekân kullanmak kararlılığı istiyordu. Bu amaç maddesi, kriterlerdi bunlar, amaç maddesi kriterler bölümünü okudum.

Tabii, jüri şartnamesinde belirttiği gibi, yeniden kriterler bulmak üzere ele almış, yani elindeki malzemeyi, şartnamenin getirdiği kriterlere göre değil, raporunda mevcut malzemeler üzerine kriterler arayışı içinde olduğunu birkaç kez belirtmiş; bu önemli bir şey. Son 20 yıldır dünya mimarları ciddi bir krizi tartışıyorlar, yani mimarlığın meşruiyetini, 20. Yüzyılın sonuna kadar yaşadığı serüveni ve yeni bir arayış içinde, bütün dünya mimarları bunu arıyor ve bu arayışa cevap olması bakımından, cevap aramak bakımından, bu şartname benim için de, entelektüel düzeyi çok yüksek ve heyecan verici bir şartnameydi. Ama bu çelişkiyi ben şöyle değerlendiriyorum: Gerçekten jüri şartnamesindeki kriterlere cevap verebilen çok az ya da hemen hemen hiç yok muydu ki, yeni kriterler aradı? O zaman şu demek ki, gerek katılan mimarlar ve Türkiye’de mimarlığı bu 2005 kritik noktasında, mimarlığın bir arayış, yeniden toplumla ilişkilerini kurmak bakımından arayış olduğu noktada, Türkiye mimarlığı yeterince ikna edici bir cevap verememiş demektir. Bu çok önemli bir durumdur ve bu durumun cesaretle altının çizilmesi gerektiği kanısındayım.

Biz de o konuda birtakım şeyler düşündüğümüz için, verdiğimiz projede, daha çok mimarları, dışarıdan gelen mimarları ve Türkiyeli mimarları, kentin sorunlarıyla ve toplumla yüz yüze getirebilecek arayışlar içine girdik. Bunun için de çok kontr bir öneri getirdik, “Türkiye’deki bütün yaz okullarını, genç mimarları, mimarlık öğrencilerini seferberlikle kentin içine sunalım ve bunlar kenti düşünsünler, proje üretsinler ve toplumla ilişki içine girsinler” diye son derece radikal, âdeta yeni bir eylem. Bunu böyle vehmettik, ama belki anlatamadık. Kolay bir mesele değil bu, sonunda bütün dünya mimarları bu kritik dönemde meşruiyetini sorguluyor. Ama yine de, ben şöyle bir sual soruyorum: Bu yeni kriterler aradığının, yani demek ki, mevcut getirilenlerde, şartnamenin kriterlerine uygun bulmadıkları için mi yeni kriterler aradılar?

İkincisi; jüri önerilerin genel karakterini ele almış mı? Önerilerin bir karakteri var, âdeta bir reklam, kendini anlatan…

(Bant değişikliği)

…bu da tabii, bir seçiş.

ERSEN GÜRSEL- En son cümleyi biraz daha açar mısınız?

YÜCEL GÜRSEL- Şöyle ifade edeyim: Arda İnceoğlu bir miktar bahsetti, yani eylemi duyurmak, eylemin bütün toplum tarafından çok etkili araçlarla, böyle bir eylemin varolduğunu göstermek tarafına bir iki istisna dışında ağırlık ve öncelik verilmiş. Biz HABİTAT’ı da yaşadık, HABİTAT 2’de de…

ERSEN GÜRSEL- Bir dakika efendim; bir önceki cümleyle şu cümle arasında anlam farkı var. Birinci cümlede, bir önce söylediğiniz şeyde özellikle şunu belirttiniz: Sanki jürinin kendi oluşturduğu veya kendisinin şeyiyle, beğenisini öncelik kazandıran projeler gibi bir şey getirdiniz, şu anda farklı bir şey söylüyorsunuz.

YÜCEL GÜRSEL- Hayır, şöyle, çok net sualim şu: Şartnamenin verdiği kriterler var. Ama jüri de burada diyor ki, “kriterleri yeniden belirledim” Malzemeyi inceleyelim, jüri raporunda bu yazılı, yani “Biz elimizdeki malzemeyi nasıl seçebileceğimizi, nasıl sınıflandırabileceğimiz konusunda kriterler belirleyelim” diyor. Bu belki bir usul gibi görünebilir, ama normal olarak o kriterler yarışma şartnamesinde belirlenmiş. Dolayısıyla, şartnamedeki kriterlere cevap bulamadığı için mi jüri, değerlendirmek için yeniden kriterler aramak mecburiyetinde kaldı? Bu çok net bir sual. Eğer jüri kendisi elindeki malzeme, şartnameyle belirlenmiş, çok içten katıldığım, geniş bir entelektüel birikimi barındıran kriterleri bulamamışsa, bu Türkiye’deki mimarların, bu yarışmaya katılan mimarların egemen çoğunluğunun durumu hakkında bir tespittir; çünkü o tespiti siz ifade ediyorsunuz, “biz gezdik dolaştık ve bunu sıralandırmamız konusunda kriterler belirleyelim” diye, raporu yanlış okumadıysam, elimde aynen var, yani sualim de budur.

Genel kanaatim de, kendisine duyuran, yani kentin mükemmeliyetini belirten seçişlere yönelinmiş. Halbuki, şartname bir biçimlendirmeden çok, bir senaryo istiyor. O senaryo nedir? Mimarların kendi aralarında nasıl buluşacakları, mimarların toplum ve kentle nasıl buluşacakları konusunda senaryolar istiyor. Bu senaryolara cevap yok demektir, yani seçilenlerin çoğunda, Arda İnceoğlu’nun önerisi dışında söylüyorum bunu ve aynı zamanda bu da bir sualdir. Açıklanırsa bu, bu şu demektir: “2004 Türkiye’sinde, şartnamenin getirdiği sorgulayıcı, mimarların toplumla nasıl bağ bulacağı konusunda, nasıl toplumla etkileşeceği konusunda ikna edici cevap verilememiş demektir. Bu da bir tespittir, bunu cesaretle söylememizde bir sakınca yoktur. Zaten Türkiye’nin ya da dünya mimarlarının egemen karakteri de budur ki, mimarlık dünyada bir meşruiyet sorunu yaşamaktadır.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

SİNAN OMACAN- Bu tur herhalde birinci projeyle ilgili eleştirilerle geçecek, ben de onları söyleyeyim. Arda İnceoğlu, Yücel Gürsel, Mücella Yapıcı, aslında toplumla ilişkiler konusunda bahsetti, ben bir iki tane, çok daha basit, belki sıradan ve yavan sorudan başlayacağım.

Vinç her şeyden önce bir taşıma aracı, yani bir inşaat aracı bile değil, çünkü vinç daha genel anlamıyla bir taşıma aracı. Dolayısıyla, vincin ilk gösterdiği şey, bir şeyi taşımaktır; yani bir kongre sunmak ya da herhangi bir işlev görmekten önce ilk verdiği görsel etki, bir şey taşımaktır. Bu birinci projede, bu vincin ne taşıdığı tamamen belirsizdir, yani vincin kendi asli işlevini nasıl yapacağı tümüyle belirsizdir. Vince ikincil bir işlev yüklenmiş gibi gözüküyor, o da bir imge bir şey. Çünkü, vincin altta taşıyacağı mekânsal bir kurulum yok. Bir tane konteynır gibi bir şey çizildi sadece ve özellikle de çizilmemiş, çünkü aslında taşıyacağı varsayılacak olan şeyler bile, bu vinçlerin ölçeği yanında çok pire gibi şeyler kalabilir. Bu vinçler fiilen burada bir taşıma işlevi görme ihtimalleri yok. Büyük ihtimalle, burada bir taşıma işlevi olsa bile, bunlar hiyaplarla filan yapılacaktır.

Bunun dışında jüri raporunda projenin geliştirilmesiyle ilgili olarak şöyle bir şey söylüyor: “Projenin kongrenin ana açık hava işlevlerini karşılamak konusunda zemin düzleminde geliştirilmesi gereken bir tasarım ve anti-tasarım nesnesi olarak stratejik bir planlama ve alt ölçeklerde inceltilme gereği vardır” Ben yanlış anlamıyorsam, “projenin inceltilmesi gereken” denilen şey, benim şartnameden hatırladığım, zaten projenin ana konusuydu. Aynen şöyle diyor: “Kongrenin ana açık hava işlevlerini karşılamak konusunda…” diye, yani yanlış mı hatırlıyorum?

Bunlar dediğim gibi, çok sıradan ve yavan mimari şüpheler, tereddütler olabilir, çünkü bir açıdan bakıldığında, Kenan Güvenç’in söylediği açıdan bakıldığında da, bunlar çok yavan ve sıradan sorular; ama jüri gerçekten böyle düşünerek mi karar verdi? Ben ondan da çok emin değilim, çünkü bu haliyle bu şu anlama geliyor: Buradaki açı mekânları konusundaki sorunları tümüyle dışlayarak ve toplumla bağlarının kendisinin, zaten bir mimari kongre nasıl tanıtılır, nasıl anlatılır ve topluma kendisini nasıl anlatır. Önce kendi işlevini, yani belki mimariyi yaparak anlatabilir. Bu proje, bunu reddederek zaten bu noktaya gelmiş durumda, yani öncelikle bunu reddeder, Kenan Güvenç’in az önce bahsettiği şey, yani bir anti-mimarlık projesi olarak sunarak. Jüri, bunu ve bunun sonuçlarını bilerek mi gerçekten bu kararı veriyor? Onu çok iyi anlayamadım. Öyle yapıldığı takdirde, şartnamenin tamamı hemen hemen boşa gidiyor, yani toplumla ilişkiler falan. Mimarlık eğer kendi kendisini sunmak için, her şeyden önce bir kere grafik diyeyim ya da reklamasyon diyeyim, bunu böyle bir alana bırakırsa, kendi alanının dışında, söylenen şey bu anlama geliyor. O şartnamedeki, toplumla ilişkiler, kongrenin halka sunulması, mimarlığın kentle barışması filan gibi şeyler de tümüyle boşa çıkıyor diye düşünüyorum.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederiz.

Buyurun.

KAMURAN PEKÇETİN- Bu ilk katıldığım bir yarışmaydı ve sonucunda da hüsrana uğradım. Çünkü, şartnameyle birinci seçilen proje arasında bir bağlantı kuramadım. Benim okuduğum şartnamede, kapalı-açık alanlar, sergi satış yerleri, afiş, reklam panoları vesaire birçok şey var. Bunların hiçbirini göremedim, yalnızca yazıyla, bu şuna dönüştürebilirmiş, bu böyle olabilirmiş falan filan diye geçiştirilmiş diye düşünüyorum.

Birinci seçilen projede yalnızca gece görüntüsü var. Gündüz o vinçlerin hiçbiri görünmeyecek bile, çünkü hepsi devasa yüksek çelik yığınlar.

Ayrıca, arkadaşımızın nereden esinlendiği söyleyeyim: Hemen çıkın buradan, solunuza bakın, şurada Taşkışla’nın bir yapısının restorasyonu vesaire bir şey var ve bir tane de, Taksim Meydanı’nda duruyor. Çoğu kimsenin de gündüz bu ilgisini çekmiyor, yalnızca ışıklı olduğu zaman bu görünecek. Sanki, Kongre Vadisinde gündüz hiçbir etkinlik yapılmayacakmış gibi bir tasarım yapılmış. Yalnızca gece etkinliklerine yönelik, yani bunu da pek anlaşılır bulmadım.

Artı, şunu söylemek istiyorum: Bu bir mimarlık, mimari tasarım yarışmasıydı, bu yüzden çok hüsrana uğradım; çünkü ilk yarışmamda ve mimari tasarım yarışması diye girdim, burada tamamen imge olarak veya bir nesne tasarımı olarak, nesnenin üzerinde veya bir endüstriye tasarım gibi, zaten Erdoğan hocama da katılıyorum. Lütfen, özellikle bunu istiyorum, jüriye soracağım soru şudur: Bana üç cevapla, bunun bana mimari tasarım yarışması birinci projesi olduğunu açıklayın.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Nasıl üç konuda?

KAMURAN PEKÇETİN- Üç cevapla, üç öğeyle, üç yapı elemanıyla, üç mimari tasarımla, üç şeyle; bilemiyorum.

Özür dilerim, bir şey eklemek istiyorum: İlk sergiyi gezdiğim gün, bu  yarışmaya katılan katılmayan birçok arkadaşım buradaydı. Orada ben anlamadığımı ve “lütfen, bana anlatır mısınız?” diye birkaç kişiye sormuştum. O kişiler burada mı; bilmiyorum. Yalnızca “güzel olmuş” dedi. Fotoğraf bazında güzel olmuş olabilir, ama bilemiyorum.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

SAİT ALİ KÖKNAR- Merhaba.

Birinci proje üzerinden bir eleştiri yapacağım. Aslında ben jürinin performansını sadece birinci projeyle değil, diğer elemelerde de dengeli bir seçim yapamadığını düşünüyorum; yani bu jüri çalışmasını o açıdan düşünüyorum. İkinci, üçüncü elemelerdeki projelerin yerlerini, tabii doğal olarak, çok grafik bir proje olduğu için birinci projeye yoğunlaşacak. Ama onu da hatırlatmak lazım, yani bu bence, bir ikinci jenerasyon bir yarışma, kendi aramızdaki tartışmalarda böyle adlandırıyoruz. İkinci sürüm bir yarışma ve ikinci sürüm bir jüri çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bunun burada öyle bir çalışma olmadığını düşünüyorum; rapordan yorumladığım ve asılma sisteminin vesaire.

OTURUM BAŞKANI- Pardon, “ikinci sürüm” tarifini açıklar mısınız?

SAİT ALİ KÖKNAR- Birinci jenerasyon, 1970’li yılların öncesindeki bir proje yapımı… Mesela, şu anda birinci sürüm bir proje yarışması var; Anayasa Mahkemesi, öyle adlandırabiliriz. Kendi aramızda bir dillendirme olduğu için, bu ikinci sürüm dediğimiz, bir ihtiyaç var, jüri ne istediğini gayet iyi biliyor. İstediği çizimlerin, Erdoğan beyin eleştirisinde olduğu gibi, hani 1/1000-500, yani mimari bir dilde olması zorunlu değil, yeter ki derdini anlatsın diye bir isteği var. Yoruma açık ve düşünceye açık ve daha sonra belki daha çok müellif arayan, onunla birlikte çalışmayı devam ettirip, sonuca ulaştıracak bir… Daha evvelden de buna benzeyen yarışmalar, yani yeni jenerasyon bir şeye doğru evriliyor, Türkiye’deki yarışmaları çok pozitif bir yönde görüyorum. Ben yakından takip etmeye ve eskileri de okuyarak takip etmeye çalışıyorum. O yüzden, bu çalışmanın da daha dikkatli, tek tek projelerinin okunarak, yani sergiyi gezdiğimiz zaman, çoğunluktan şöyle bir yorum alıyorum: “Aklımda bir proje kalmadı” Bu acaba, yeterince iyi proje olmadığı için mi ya da çok fazla iyi proje olduğu için mi böyle bir izlenim ediniyoruz? Ben ikincisinden yana oyumu kullanıyorum. Çok iyi katılımlar var, şartnameyi çok iyi değerlendirip, çok iyi analiz edip, düşünmüş ve hakikaten Arda’nın söylediği, benim de naçizane, gençleri, çocukları, insanları böyle mimarlığa heyecanlandıracak bir sürü öneri olduğunu düşünüyorum. Bunlar 60’ı birden, 30’u birden, yani bir hamlede elenmiş olduklarını düşünüyorum. Niçin? Çünkü, birbirlerine çok benziyorlar. Tek tek okunmaları gerektiğini, 4,5 gün değil, 10,5 gün incelenmeleri gerektiğini düşünüyorum. Çok da iyi çalışılmış şeyler var, yani oradan öğreneceğimiz bayağı güzel şeyler var. Yarışmanlara da bu vesileyle çok teşekkür ediyorum, inanılmaz iyi projeler var. 30 tanesi falan belki çok iyi olmayabilir; benim kendi yorumum tabii.

O masada oturan herkese çok saygı duyuyorum, çok seviyorum, yazılarını okuyorum, hepsi bana ilham veren insanlar, büyüklerim. Onlardan da birinci proje bağlamında biraz mimarlığın öksüz kaldığı hissine kapılıyorum, yani o da çok üzüntü verici.

Eleştiride birinci projeye geçecek olursak, mimarlığın niçin kendi imgesiyle tanıtamıyor kongreyi, niçin ithal bir imgeyi kullanmak ihtiyacını, niçin makine, inşaat sektörünün bir imgesiyle, bir köpekbalığının karnına yapışıp kılavuz balıkları gibi olmayı tercih ediyor? Zaten toplumla ilişkisinde yeterince problemleri olan bir sektörde niçin kendi akıntısını yaratan bir tavır değil de, başkasının akıntı suyuna giden bir şey? Çok olumsuz imgeleri beraberinde getirdiğini düşünüyorum. Yine, burada Kenan ağabeyin olsun, Arda’nın biraz bahsettiği, yani kendi başarısından gayrı, yani bir gösteren olarak dahiyane, fakat gösterileni olmayan, içi boş bir kabuk, içi boş bir öneri. Ben Kenan ağabeyin düşüncesi, yani mimarlık entelijansiyası açısından çok olumlu buluyorum.

Son olarak da, Hasan Bülent Kahraman’ın Radikal’de “zehirli mutfak yazıları” diye bir yazısı çıktı, çok hoşuma gitmişti. Montesquieu’nin bir sözüyle bitiriyor, “hedefin arkasına düşmüş ok, önüne düşmüş oktan daha başarılı değildir, hedefi vurmak lazım” diyor. Biz entelijansiya olarak kendi aramızda tartışarak, yani biz İstanbul’da mimarlığa boğulduk da mı, anti-mimarlığa ihtiyacımız kaldı? Kendi aramızda tartışa tartışa, işte sıkılıyoruz, “konteynır yapmış, balon yapmış” gibi ondan sıkılıp da, arkadan böyle sıyrılan bir fikre şey yapıyoruz? Ya toplum ne olacak, ne zaman toplumla çakışma?

Ben şöyle bir hatıramla bitireyim: Ankara Etnografya Müzesinin Aya İrini’de bir sergisi olmuştu. Ben hiç unutamıyorum, babam elimden tutup götürmüştü, oradaki o mekân düzenlemeleri beni çok heyecanlandırmıştı. Bu mesleği arasak bulsak, o, böyle şeyler var. Niçin gençlerden, çocuklardan bunu esirgiyoruz? 5 gün, 6 gün, insanlar gelip burada dolaşacaklar, daha sonra kongre oradan kalktıktan sonra, mesela siper sekületeyi, Lütfü Kırdar’ın müthiş sekülete zonunu, “sen çekil buradan, ne hakkın var senin, otoparkın girişine kadar şu yamacı açalım, insanlarımız Muhsin Ertuğrul’dan çıkıp rahat yürüsünler” gibi hediyeler bırakmıyor, niye, neden korkuyoruz, yani mimarlığı kim savunacak?

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

 METİN KARADAĞ- Anayasa Mahkemesi projesinde olduğu gibi, somut bir sonuç, kalıcı bir sonuç istenmiyor gibi geliyor bana. Burada yasal şey, kongrenin yapılması. Bu yapılışın bir göstergeyle dikkat çekmesi, ifade edilmesi. Göstergenin kalıcı olması bu şey anlamında hiç gerekmiyor, yani bittikten sonra hiçbir şey kalmasın, olayı göstersin.

Projenin sunuşunu da, birinci projeyi çok başarılı buluyorum, sunuluşunu da çok mütevazı buluyorum. Görsel efektleriyle güçlendirilip, gelecek süreçte başarı ivmesi, etkin ivmesi, gösterge olma anlamında ivmesi çok güçlü biçimde artabilecek bir şey.

Her zaman bir şey yapmak mimarlık değil, bir şey yapmamak da mimarlık. İTÜ, Taşkışla ve şey ortasındaki yeşil alana bir şey yapmamak da mimarlıktı, bunun için bu çalışmayı çok başarılı buluyorum ve bunu değerlendiren siz jüri üyelerini de kutluyorum.

Ben mimar olarak değil, bu kentte yaşayan biri olarak, hiçbir şey kalmasın. Birinden kaldırım kaldı, öbüründen steril alan kaldı, hiçbir şey kalmasın. İmar düzenlemeleri anlamında, 2 nolu parkın düzenlenmesine dair bunu fırsat bilerek bir düzenleme talebinde bulunmak başka bir şey, bunu araya sıkıştırmayalım. Onu kent, toplum sorunları olarak biz değiştirelim. Yürüyüş alanları yok, çünkü trafo, çünkü otel, çünkü bilmem ne. 2 nolu park yok, 1 nolu park, bildiğiniz gibi, liküs parkı, o da yok. Gösterge anlamında, bu kongreyi ifade etmesi anlamında, bu kongreyi yönlendirmesi anlamında çok güçlü bir şeyi olan, başarısı da ivmeli olarak artabilecek, çünkü görsel efektlerle o vinçleri, o yapıyı eklediğinizde ve öyle bir yükseltide olsun ki bu vinçler, o diğer yükseltiler algılanmasın, bütün dikkati oraya çeksin, insanlar bir hayal yerine gelip gitsinler, İstanbul’da yapılmış olan rezaletleri algılamasınlar istiyorum.

Çok teşekkürler, kutluyorum.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

BEYSUN MERT- Ben sadece jüriye bir soru sormak istiyorum: Aslında herkesin söylediği, birinci proje çok farklıymış, diğer projeler çok çok farklıymış gibi, ama bana çok öyle gelmedi. Sanki verilen şartnameden herkes aynı şeyi anlamış gibi, çok benzer kaygılar vardı. Bir imaj, bir simge olabilecek bir şey yapalım. Sadece birkaç projede farklı arayışları hissettim. Arda İnceoğlu’nun söylediği çok doğru ve diğer bütün konuşmacılar sanki bu kriterlerin peşinde koşup, bir şeyler oluşturmuşlar gibi davrandılar. Ben sonuçlardan pek bunu göremiyorum. Aslında her zaman öyledir, mimarlıkta hep söz, yapılandan daha öndedir, daha devrimcidir; ama insanların yaptıkları, çünkü görüntüde yeni bir şey yaratmak çok zordur. Önce sözde yaratılır, görüntü önce aynı çıkar, sonra değişir. Bu nedenle projelerde o kadar farklılık yok, yani birinciye bu kadar yüklenmek doğru değil bence. Ben sadece şunu öğrenmek istiyorum: Acaba jüri üyeleri ortak olarak mı bu şartnameyi hazırladılar? Şartnamenin entelektüel düzeyi çok yüksek, ama sanki hazırlarken, oluşturdukları kriterlerle seçerken aradıkları kriterler farklıymış gibi geldi.

Teşekkürler.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederim.

Buyurun.

ASLI ÇALIKOĞLU- Benim genel olarak gördüğüm ve bu tartışmadan çıkardığım şey, jürinin seçimlerinin ve kararlarının çok fazla birinci proje üzerinden tartışılıyor olması. Açıkçası ben, birinci projeyi gördüğümü zaman beğendim ve jüriyi kararında haksız da bulmadım. Ama bugünkü eleştirileri dinledikten sonra, yapılan eleştirilere de hak vermiyor değilim. Fakat ben, birinci projenin anti-mimarlık gibi bir söylemi olduğunu ve böyle bir söylemden yola çıktığını, böyle bir protest tavırla o projeyi ortaya koyduğunu düşünmemiştim, daha doğrusu bu açıdan bakmamıştım. Benim birinci projede gördüğüm ilk şey şuydu: Büyük bir fikir var ve bu fikir detaylandırılmamış, detaylarla veya ince bir çalışmayla, kaliteli bir mimari proje olma iddiasıyla boğulmamış, tek ve çok güçlü bir fikir ve o gücün fikri sunuma da yansımış. Çok sade, o fikri ezmeyecek, sade, o tekil objeyi yücelten bir sunum. Obje olduğu konusunda hemfikirim, tekil bir obje üzerinden bir imaj çalışması kıvamında sunulduğunun da farkındayım. Ama bu bir tavır, yani jüri bu tavrı takdir etmiş olabilir. Açıkçası ben, tekil imgelerle, tek ve büyük bir fikirle yola çıkılmış olmasını çok da eleştirmiyorum, çünkü açıkçası en azından kendi adımıza söylersem, bizim projemizin de buna benzer bir yaklaşımı vardı.

Biz daha çok yeniyiz, büyük yarışmalara yeni katılıyoruz, yeni mezun sayılırız ve bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Jüriyle tavrıyla ilgili benim anlayamadığım nokta şu: Eğer jürinin şöyle bir tavrı varsa, bunu net bir şekilde, yani kafamdaki çelişki giderilmiş olacak. Eğer birinci projeye “mimarlığı tartışacak, tartıştıracak, tartışma ortamı sağlayacak, hatta şüphe, çelişki, karamsarlık, yoğun dramatik duygular uyandıracak bir proje olması gerekiyor” diye bakıldıysa, bu seçim çok başarılı bir seçim oldu. Burada çok uzun bir süredir sadece birinci projeyi tartışıyoruz, tabiri caize bu proje congration pease haline geldi. Eğer amaç buysa, mimarlığı tartışmak, “mimarlık nedir, ne değildir, bu anti-mimarlık mıdır, bu sadece bir obje midir?” diye böyle bir tartışma platformu açmaksa, o zaman bu seçim çok başarılı bir seçim, çünkü bunu yaptı. Ama bundan, bunu sadece biz mimarlar arasında yapıyor olması gibi bir negatif sonuç da çıkabilir. Bu, sokaktaki adamı ne kadar ilgilendirir, sokaktaki adam bunun anti-mimarlık olmasıyla ilgili ne gibi yorumlar yapar, bu sonuca varır mı, bizim tartıştığımız gibi tartışır mı; onu bilemiyorum. Bu konuda Arda beyin söylediklerine -ki, ben daha önceden bunları çok fark ettiğimi söyleyemeyeceğim- o konuda hak veriyorum. Ama genel olarak, birinci projeyi kendi tavrı ve ortaya koyduğu şey açısından anlamlı buluyorum. Bu anlamda jüri de eğer böyle bir tartışma yaratmak amacıyla, çünkü bu tartışmayı yaratmak önemli bir şey, bu az bir şey değil, yani mimarlığı ön plana çıkarmak ve sergilemek kadar, mimarlığı tartıştırmak da önemli bir şey ve bir mimarlık kongresinde mimarlığı tartıştırmak çok önemli bir silah. Eğer bu silahı iyi kullanan bir projeye verilmek istenmişse bu birincilik ödülü, bunu anlayabilirim.

Birincilik ödülüyle, demin konuşan Beysun hanımın görüşüne katılmıyorum, ben birinci projeyle diğer ödül alan projeler arasında oldukça büyük bir tavır farkı görüyorum. Her projeyi kendi içindeki tutarlıkla değerlendirmek lazım. Böyle baştan “ben anti-mimarlık objesinden yola çıkıyorum, imgelerle yola çıkıyorum ve benim amacım, tartışmak, tartışma yaratmak, hatta neredeyse kafa bulandırmak, böyle yola çıkıyorum ve sonuç olarak bunu yapıyorum, sadece bunu yapıyorum” diyorsa ve bunu yapabiliyorsa -ki, yapabiliyor, yaptı, saatler burada birinci projeyi tartışıyoruz- o zaman bu proje başarılıdır. Bir başka insan da “benim için mimarlık asıl olandır, ben mimarlık yapmak istiyorum ve mimari proje sunmak istiyorum, mimarlığı ön plana çıkarmak istiyorum” diyorsa ki, ben diğer ödül alan projeleri bu ikinci tavra daha yıkın buluyorum. O zaman da o projeler kendi içinde değerlendirilmelidir. Benim dikkatimi çeken şu: Birincilik ödülü, diğer ilk bahsettiğim tavra verilmiştir. Diğer bütün ödüller de, daha mimari tarafta duran, mimari proje yapma, mimarlık yapma endişesi taşıyan projelere verilmiştir. Ben burada jürinin tavrında bir ikilik görüyorum. Bu ikilik bilinçli olarak mı yapılıyor, yani “birincilik ödülü daha dikkat çekici, tartışma yaratıcı projeye verilsin, diğer ödüller de mimarlık endişesi olan projelere verilsin” gibi bir tavır mı var; yoksa, bahsettiğim bu birinci tavrı ortaya koyabilen, sergileyebilen başka bir proje bulanamamıştır da, tek o proje bulunmuştur, ona birincilik verilmiştir, diğer projeler de ikinci tavrı seçen projeler arasından seçilmiştir; böyle bir ikilik seziyorum.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyorum.

Buyurun.

KUTAY İREN- Pardon, ben bir korkumu dile getirecektim: Benim de ilk yarışmamdı ve bugün buraya büyük bir heyecanla geldim. Birinci projenin de savunucusu olmak istemiyorum, ama beğendiğimi dile getireyim. Fakat sanki diğer projeler hakkında hiç konuşulmayacak gibi bir korkuya kapıldım, jüri tarafından da. 99 proje arasında çok değerli fikirler vardı. Sadece şunu belirtmek istedim: Jüriden, diğer ikinci, üçüncü ve diğer projeler hakkında da yorum yapmalarını istiyorum, çünkü sanki hiç yapılmayacakmış gibi geldi.

Sağ olun.

OTURUM BAŞKANI- Başka soru yok galiba.

Tabii, ilginç sorular ve fikirler çıktı. Ben bir özet yapayım: Bu konuşmalardan belli başlı öbekler toplanabilir. Birincisi; Erdoğan Elmas’ın, kaybolmuş bir ikinci parkın yeniden hatırlatılmasını amaçlayan bir tavırla, kendisinin dediği gibi, biraz böyle geç kalmış bir korumacılık tavrıyla soruna yaklaşımı vardı. Burada yapılan proje yarışmasının, belki bu zavallı 2 numaralı park için bir şansa dönüştürülebileceğini düşünüyordu sanıyorum. Kendisinin esas olarak böyle bir şeydi ve buraya yapılan 4 otelin hiç değilse 2 numaralı parktan yaya ulaşımını sağlayarak hatırlatılması yoluyla bir önerinin, yani bir kalıcı seçimin daha doğru olacağına inandığını belirtiyordu.

Arda İnceoğlu ise, çok önemli bir noktaya parmak bastı, bir fırsatın kaçtığını söyledi; “Mimarlıktan burada bir haber yok, tanıtıma çok katkı yapacak, imaj yaratma, imaj maker olarak çok güçlü; ama mimarlığın kendini ortaya koymayan, mimarlıkla ilgili bir söylemi veya bir gösterimi kamuoyuna getirmeyen, yani gösterici olarak var, gösterilen olarak yok” anlamında bir şeydi. Ben daha çok kuramsal noktalar nelerdir, onlara işaret etmek istiyorum.

Kenan Güvenç de, “mimarlığın bir yeniden belki tanımlanması, şehir ve mimarlığın ara yüzünde ne var, şehir olağan bir şeydir, mesela düşen bir uçaktır -o iyi bir benzetmeydi- mimarlık ise, orada kaybedilenlere duyulan ilgidir veya onun yorumlanmasıdır” şeklinde, şehircilikle mimarlık çizgisinin burada anlaşılmayacak, yani anlaşılabilir olmaktan uzak; eğer yanlış anlamadıysam, böyle bir şey olduğunu diyordu.

Yücel Gürsel ise, şartnamenin verdiği perspektif çok heyecanlıydı, ama şartnamenin vaat ettiği veya ortaya koyduğu kriterlerin seçimlerde geçerli olmadığını ve seçimlerde kullanılan kriterlerin gelen projelere dayandırılarak geliştirilmiş bir sistematik içerdiğini ifade etmeye çalıştı ve “Niçin yeni kriterler ihtiyacı hissedildi, acaba yeterli cevap yoktu, onun için mi?” diye bir soru sordular.

Sinan Omacan, o da gene birinci gelen proje üzerine konuştu; “vinç bir taşıma aracıdır, mimariyi reddederek mi burada sadece mimarlığa özgü olmayan, olsa olsa inşaat sektörünü simgeleyen bir objeyle, bir imgeyle mi bu yarışmaya ödül veriyoruz?” dediler.

Kamuran Pekçetin ise, “şartnameyle birinci arasında ilgi bulamadım, bu bir nesne tasarımı yarışması mıydı?” diye, yine o da böyle bir soru getiriyor.

Ali Köknar, dengeli bir eleme yapılmadığını, yeni jenerasyon bir tavrın öne çıktığını, fakat diğer başka iyi projelerin de varolduğunu, ama burada Arda’ya yaklaşarak, aynı şeyi söylüyordu, “gösteren var, gösterilen yok; bu açıdan mimarlığın öksüz kaldığını düşündüm” diyor.

Metin Karadağ “Çok başarılı, burada bir şey yapmamak da önemli. 2 numaralı park mimari sorun olarak yine gündeme getirilebilir, ama burada ne kaldırım, ne başka bir şey, burada hiçbir şey bırakmadan, aldığı gibi bırakmak çok önemliydi. Ben o bakımdan seçimi çok başarılı buluyorum” diyor. Demek ki, bir şey bırakmak bırakmamak, mimarlığın bir gösterilen olarak yer alması veya almaması, sorunun bir gösteren olarak öne çıkarılması gibi kriterler burada değerlendirmeler şey yapılıyor.

Diğer projelerin neden daha çok öne çıkarılmadığını, onların tartışılmasının daha doğru olacağını söylüyor bir arkadaşımız ki, bence bu tartışmanın başlıca eksiği. Ama sanıyorum, diğer projeleri de yeterince tanıma fırsatı bulunmadı ve birinci proje üzerinden genel bir eleştiri geldi. Gerçekten diğer projeleri de burada tartışabilmeliydik, yani hiç değilse sizlerden bir soru gelmeliydi.

Son konuşan meslektaşımız ise, “birinci projeyi beğendim, oysa diğerleri de önemliydi” diyor.

Sayın Jüri Başkanı buyurun.

ERSEN GÜRSEL- Meslektaşlarım; konuşan tüm arkadaşlar, jürinin çalışma sürecinde genel olarak ortaya koyduğu görüşleri kapsar. Jüri bu görüşlerin dışında hiçbir şekilde konuyu farklı şekilde kendine yönelik tavır koyarak bir tartışma düzlemi oluşturmadı. Bu şartnameyi hazırlamak için jüri 3 veya 4 ay çalıştı ve en sonunda bu şartnameyi belirledi. Belirleyici bir diğer unsur da, Mimarlar Odası-UIA Organizasyon Komitesinin, yarışma alanı ve yarışma konusuyla ilgili temel programla belirlediği konulardır.

Jüri yarışmada yarışmanların kullanabileceği ölçütleri açıkça belirleyerek, bir temel altyapıda projeleri buluşturmak istemiştir. Bu demek değildir ki, değerlendirme süresince sadece bu ölçütler kullanılacaktır. Öylesine projelerle karşılaştık ki, jüri kendini sorgulamak durumunda kaldı ve o projeler yeni ölçütler oluşturmamızı neden oldu. Biz bunu çok olumlu ve de bu tartışmaya zenginlik getirmesi bakımından dinamik bir süreç olarak gördük ve sürekli olarak da yetersizliğinden değil, sonuca ulaşmak için, projeleri daha iyi anlamak için bu süreci ve yeni ölçütleri bulduk. Bütün bunların belirleyicisi jüri üyeleri değildir. Bütün bunların belirleyicisi, bu yarışmaya katılan, sonlara doğru gelen projelerin öngörüleridir.

Bütün projelerde özellikle aradığımız şey, kendine ait bir düşünceye sahip olmasıdır. Kullanılan tanıtım teknikleri bazen öylesine abartılı bir boyuta varmıştı ki, düşünceyi de ezer konumdaydı. Buna rağmen jüri, bunları da ayıklamayı bildi. Ama hiçbir şekilde jüri, bu UIA Kongresinin temel mimarlık pazaryeri kavramını, İstanbul’un bir pazaryeri olarak tanımlamamıştır, ısrarla bunun üzerinde durmuştur. “UIA Kongresi süreci içinde, İstanbul dünya mimarlarına veya işverenlerine bir pazar ortamı yaratıyor” şeyinden vazgeçmemiz gerekir, bu söylemi reddediyoruz. Pazar kavramını fiziki mekân olarak değil, mimarların ve mimarlar dışındaki kişilerin, kentlinin buluşma mekânı olarak algılıyoruz ve bunu ısrarla da şeyimizde belirttik. Bu çok önemli bir buluşma alanıydı. Bazı arkadaşlarım buna çok iyi değindiler, biz de bunu bekliyorduk. Ama bir şeyi aradığımızda, projeler üzerinde yeterince bulamadığımızı söylemek isteriz. O da, bu yarışma vesilesiyle, kentliyle mimar arasındaki buluşma alanlarını zenginleştirilmesi konusunda jüriyi yönlendirici önerilerle karşılaşamadık. Üç öneri gerçekten dikkat çekici. Özellikle Erdoğan Elmas’ın belirttiği konuyu, Taksim Meydanı’ndan alıyor bu Kongre Vadisi’ne kadar taşıyordu. Üç öneri de birbirinden farklıydı, bunu da tartıştık. Ancak bu öneriler noktasal olsaydı değerlendirmemiz farklı olacaktı, ama Taksim Meydanı, Taksim Parkı, gezi alanı, Kongre Vadisi’ne kadar bağlamına getirdiği anda, tartışmanın boyutları bir çevre düzenleme konusu değildi; bunun Kongre Vadisi içinde odaklanması özellikle istenilen bir şeydi.

Bu kongrenin araçlarından biri olan bu yarışma, -öğrenci yarışması da var- kent halkıyla, kentliyle mimar arasındaki ilişkileri zenginleştirmesi, tanıtımda araç olarak kullanması bakımından gerçekten çok önemli bir ortam yaratacaktı. Bunu kullanmayı ve gelişmesini düşünmekteyiz.

Bizim için bütün projeler gerçekten çok değerliydi. Süre, bu projeleri değerlendirmek için sanıyorum yeterli ölçüde oldu. Hatayı minimize etmek için, size de belirttiğim gibi, 14-15 saatlik bir rapor, yazılım süresini kullandık. Tabii, şöyle diyebilirsiniz, düşünebilirsiniz: “Rapor yazacağınıza projeleri değerlendirin” Bu da, olabilirdi mesela. Ama o noktaya zaten kendiliğinden ulaşılmıştı. Öylesine projeler vardı ki, tamamen konuyu bir fuar alanı gibi ele almış olabiliyorlardı. Bazı projeler tamamen konunun dışındaydı, bazıları düşünce bazında çok farklılıklar oluşturuyordu, bazıları da hakikaten jüriye sorguladı. Bütün bunları teker teker değerlendirme potası içinde ele aldık ve bu sonuca vardık. Birinci proje, ikinci proje, üçüncü proje, beşinci proje; bunlar her zaman kendi aralarında git-geller yaptı ve bir noktaya kadar geldi ve sonuçta bu sıralama ortaya çıktı. Bütün bu kriterleri yapmakta herkes serbest, yani buna hiçbir şey diyemeyiz, bu da jürinin özgür bir iradesi. Ama dediğim gibi, tüm bu kriterlerinizi, bütün bu eleştirilerinizi saygıyla karşılıyoruz. Ben şahsen hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.

Bu yarışma Mimarlar Odasının şartname koşullarına bağlı olarak çıkartıldığından, yarışmada ekipbaşı olarak ileride bir sözleşme yapacağı için, Mimarlar Odasının belirlediği o disiplin içinde olması nedeniyle, ekipbaşının mimar olma koşulu aranıyordu. Ama bu demek değildi ki, diğer meslek uzmanları bu yarışmaya katılamazlar. Hangi uzmanlar buraya katıldı bilemiyoruz tabii; ama serbestti, fakat ekipbaşının özellikle mimar olma koşulunu getirdik. Bunu da tartıştığımızı size söyleyebilirim. Kararlarımızda Mimarlar Odasının Yarışma Şartnamesi ve iş verme koşulundaki hususlar belirleyici olmuştur.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

……… (Jüri Üyesi)- Mecburen tek tek isim vererek cevap gibi olacak bir miktar; ama bu cevapların birçoğunu Metin Karadağ ve Kenan Güvenç aslında verdiler.

Erdoğan beyin söyledikleri hakkında söylemek istediğim bir şey, bu yarışmanın kalıcı bir düzenlemeye ilişkin olmadığı…

(Bant değişikliği)

…önemli bir değerdir. Vinçlerin ne yapacağını şu anda kimse bilmiyor, belki Hilton’u yıkacak balyozları taşıyacaklar, belki Conrad’ın kıvrımlarını düzeltecek malzemeleri oraya, buraya götürecekler; bu bir potansiyeldir. 2 numaralı park için başka bir düzlemde, başka bir bütçe mekanizmasıyla ve başka bir süreçte bir yarışma açılabilir ve bu yarışma da gerçekten açık hava tiyatrosunun arkasına kapalı otopark da yapılabilir. Parktaki araçların oradan kaldırılması için birçok şey uygulanabilir. Ama bu yarışma bunun yarışması bence değildi.

Şunu da söylemek isterim: Son konuşan, sonlarda konuşan bir hanımefendinin söylediği, jürinin ikiliği gibi bir konu. Jüri ikiliği değil, yediliği vardı, yani bunu söylemek lazım. Jüri burada 7 kişiden oluşuyordu ve bu 7 kişinin de kendine ait tabii ki fikirleri vardı. Arada birbirimizle gayet çatıştığımız, birbirimizi zaman zaman hırpaladığımız dönemler dahi oldu. Bence, jürinin zaten tek kişiden oluşmaması ve çok kişiden oluşmasının altındaki iyilik diyeceğim de budur. Sonuçta herkes birbirini bir şeylere ikna etmeye de çabaladı. Bu süreç bence, çok keyifliydi, çok öğreticiydi, çok da etkileyiciydi.

Arda’nın söyledikleri hakkında, çok önemli buluyorum, çünkü mimarlığın toplumsallaşmasının mimarlık üzerinden olabileceği fikrinde değilim; yani bu da, bir cevap gibi olacak. Mimarlığın toplumsallaşması gibi bir problemin herhalde varolduğunu, ama ütopik bir durumda olduğunu ve yapılagelen mimarlığın kendisinin yarattığı durumun bir ilaç olmadığını herhalde hepimiz artık biliyoruz, yani bunun tartışılması bile bana yanlış geliyor. Aslında mimarlığın kendisinin olanaklarının sorgulanmasına ve mimarlığın kendisinin sorunsallaşmasına olanak tanıyan bir yarışmadır bu, bu fırsatı değerlendirmiştir. Bir fırsatın kaçtığına değil, bu yolla, birinci seçilen projeyle bir fırsatın çok iyi değerlendirildiğine inanıyorum.

Kongrenin zaten yerde mimarlığı çok fazla barındırdığını da söylemek lazım; çünkü bu bir mimarlık kongresi olacak. Belki, binlerce mimarın orada alışverişi, mimarlık nesnelerinin zaten teşhir edilişi, bir de bunu mimarlık yaparken, mimarlığın kendisini yaparak kutulamanın veya öne çıkarmanın, mimarlığın toplumsallaşması üzerinde ciddi bir etkisinin olacağını düşünmüyorum. Vinçlerin işaret ettiği potansiyelle, -bir şey işaret etmediğine de kesinlikle katılmıyorum- ciddi bir işarettir, hatta Kamuran beyin söylediğine bir gönderme yaşarak şunu söyleyebilirim: Birinci olan proje, nesneyi tasarlamayan tek projedir, bir nesne tasarlamayan ve endüstri tasarımını hiç kullanmayan tek projedir; bunu söylemek lazım.

Bir hanımefendi söylediği, “sponsor bulunması jürinin kararında etkili oldu mu?” diye. Sait Ali’nin söylediğiyle birleştirerek cevaplayayım: Raporların tümünü okudum, bazılarını 4-5 kere okudum, hatta hepsi hakkında da bir iki paragraf da kendim yazdım. Ama şunu söyleyebilirim ki, yeteri kadar vakit de harcadık. Belki, daha da fazla harcanabilirdi, 10 gün daha sürebilirdi, yani bunun sonu yok. Bu raporlar içinde birinci olan projenin raporunun da, aslında gayet düzgün, nahif, çok fazla da böyle, kendisinin olduğundan başka bir ifade taşımayan bir rapor olduğunu düşünüyorum. O raporun en dikkatimi çekmeyen yeri de, sponsorla ilgili olan cümleydi. Bu sonradan başka bir jüri üyesi tarafından söylendiğinde, “bir de, bu var, eve” diye değerlendirilebilir. Ayrıca, bir projenin böyle bir yarışmada sponsor bakımından da avantajlı olmasının da hiçbir sakıncasının olduğunu düşünmüyorum. Ama seçim kriterlerinde bu çok etkin bir durum yaratmadı, en azından kendi adıma bunu söyleyebilirim.

Kenan Güvenç’in söylediği, bu anti-tasarım lafı var ki, zaten yazılacak laf değil, jürinin herhalde yorgunluğundan dolayı yanlışlıkla yazılmış bir laf. Anti-tasarım değildir tabii, çünkü birinci olan proje tasarımın ta kendisidir. Bu rapor her an düzeltilebilir.

Yücel Gürsel ve Beysun Mert’in söyledikleri üzerinden şunu söyleyebilirim: Biz, özellikle ben kişisel olarak, demin dedim ya, “7 jüri üyesi vardı” diye. Ben başından itibaren, bu kriterler mekanizmasına çok problemli bir gözle bakıyorum; çünkü bir yarışmanın elde edilme, projesinin elde edilme sürecinde önceden konulmuş kriterlerin, geçmişte neler yarattığını, kendi annemden, babamdan, onların jürilik yaptıkları yarışmalarda koydukları kriterlerden ve sonradan ortaya çıkan projelerden çok iyi biliyorum. Gerçekten jürinin kriterler belirlemesi gibi bir sorununun, en azından şartname yazarken olmadığını, çok net kriterlerin zaten belirlenmediğini, biraz gelenler üzerinden kendisini yeniden forme etme ve yeni pozisyonlar alma üzerinden geliştiğini söyleyebilirim; yoksa, kriterler arasında, önceden belirlenen ve sonradan ortaya çıkan kriterler arasında büyük bir fark olduğu gibi bir görüşe kesinlikle katılmıyorum.

Katılmadığım bir konu da, Yücel bey kendini ifade eden, kendisini mükemmelleştiren bir nesnenin ortada olduğu gibi ve jürinin genel tavrının bunları seçmek gibi bir tavır olduğunu söyledi. Ben kendi adıma ve diğer jüri üyelerinin de yüzdeyüz buna katıldığını biliyorum; biz aramızda böyle bir şeyi hiç konuşmadık, bence böyle insiyakımız da yoktu, şimdi geriye dönüp bakınca, daha iyi anlayabiliriz. Mimarlığın kendisini sorunsallaştıran ve işaret ederek sorunsallaştıran bir projeye prim verdik düşünüyoruz.

Geri dönüp, siz sorunuza dönerek tekrar şey yapayım: Birinci proje, diğerlerinden biraz ayrıksı bir projeydi, buna katılıyorum. Başka hiç mi yoktu? Bence, vardı. Sözgelimi, benim büyük gayretlerime karşın, sadece satın alma grubunda kalan bir proje vardı; “Balonlu Proje” diye bizim aramızda görüştüğümüz proje. Mesela, o projede bence, birinci olan projeye yakın bir değer ifade ediyordu ve o proje de benim favorilerim arasındaydı. Bir de, Kenan Güvenç’in çıkan, “Bodriar Projesi” diye bizim hep konuştuğumuz ve arada Bodriar’ın üstüne de bir etiket koyduğumuz, yani “biraz nesneyle ilişki kuralım, Bodriar’ın kendisine takılmayalım” diye birimizin isteğiyle üstüne etiket koyarak konuştuğumuz proje; bunlar da bence ayrıksı projelerdi. Bu üç proje, diğerlerinden tamamen farklı bir durumdaydı, bunu söyleyebilirim.

Sait Ali’nin “ikinci sürüm proje yarışması” tabirini biraz anlar gibiyim ve bunun gerçekleştiği fikrindeyim. Belki, buna üçüncü sürüm bile diyebilirsiniz. Metin Karadağ, biraz evvel belirttiğim gibi, zaten bunları söyledi.

Ben tekrar edeceğim, kendi adıma bu süreci çok değerli buldum, çok şey öğrendim. Katılan projelerden pek çoğunun çok değerli olduğunu düşünüyorum. En azından Türkiye’nin, tree teep, animasyon, görselleştirme falan gibi bir probleminin kalmadığı çok açık, içeride hepimiz görüyorsunuz, inanılmaz bir akrobasi söz konusu. Her tarafından görünüşler, artık nesneyle kurulan ilişki neredeyse bu görsellik üzerinden gelişiyor.

Ben son olarak şunu söyleyebilirim: Yapılan seçim, bu jürinin bir seçimidir. Bu jüriyi kaldırıp, yerine salondan veya herhangi bir yerden bir başka jüri getirsen, mutlaka başka türlü de bir seçim yapabilir. Ama ben kendi adıma, içimin çok rahat olduğunu ve bu birinci seçilen projenin bütün değerleriyle birinciliğe çok layık olduğunu; bulunamamaktan dolayı değil, çok değer verilmesinden ötürü birinci olduğunu söyleyebilirim.

Çok teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Sayın Haydar Karabey buyurun.

HAYDAR KARABEY (Jüri Üyesi)- Burada jüri olarak ya da yarışmacı olarak veya dinleyici olarak bulunan herkes kadar, mimarlığı sevdiğime şüpheniz olmasın. Ama mimarlığa bunca büyük görevler ve değerler atfetmemeyi de öğrendiğimi söylemeliyim. Özellikle bir mimarlık kongresi, 5 gün sürecek bir mimarlık kongresi aracılığıyla, kentte müthiş izler bırakmak, kentin tamamını planlamak, hele benim en çok hassas olduğum bölgelerden biri olan 2 numaralı parka bu fırsattan istifade ederek ilişmek, İstanbul’un tarihsel izlerini aramak ya da kentte büyük kalıcı, fırsattan yararlanarak, mimarlık adına müthiş damgalar vurmak gibi iddiaların son derece yanlış olduğunu düşünen bir yerde durduğumu bilmenizi isterim.

Tek tek isimleri söylemek istemiyorum, ama genellikle iki tavırla karşılaştığımızı buradaki eleştirilerde görüyorum. Biri, “kendi konumunu hâlâ korumakta olan, biraz daha ikinci jenerasyon yarışma, ikinci kuşak yarışmalardan geride duran kesimlerin genellikle çelişik buldukları, şartnamedeki kriterlere uymayan çözümler bulmuşsunuz, kentin trafik akışını bu fırsattan istifade ederek düzenlememişsiniz ya da kalıcı izler bırakmamışsınız ya da metrekarelere uymamışsınız” diyen tavırlar, kriterleri tartışan tavırlar ki, bu kriterlerin bizim aramızdaki tartışmalar sürecinde gelişmesi kadar doğal bir şey olamayacağını öngöremeyen tavırlar olsa gerek. Diğerleri ise, ikinci jenerasyon yarışma, ikinci kuşak ya da Bob Dylan’ın söylediği gibi, “zamanlar değişti arkadaşlar” şarkısında söylediği gibi, ikinci jenerasyona geçiş için tarihsel adım diyecek kadar işi ileriye götüren, iddialı olanlar.

Aslında birincilere yanıt vermek kolay. Biz yanılmıyorsam, harcadığımız olağanüstü emekte, şartname sürecinde ne tür bir yarışma olacağını, ne tür bir değerlendirmeye doğru gideceğini, hatta neredeyse, nasıl beklentiler içinde bulunduğumuzu söylemeye çok ciddi olarak çalışmıştık. Uzun, çok uzun metinler yazıldı, sonra metinler ciddi eleştirilerle kendi içimizde geriye dönüldü. Metinler saflaştırıldı, sakinleştirildi, durulaştırıldı. Kimi yarışmacının ilk bakışta çok iyi algıladığını, kimi yarışmacı, günlerce, saatlerce, arkaik bilgileriyle ya da başka bilgilerle, tarihsel referanslarla ya da doğa bilimleriyle, bilemiyorum hangi ölçülerde yaklaşıyorsa, okuyamaması kadar doğal bir şey yok; çünkü insan çeşitliliği, yaklaşım çeşitliliği son derece zengin ve biz de bunu bekliyorduk. Doğrusunu isterseniz, benim açımdan bir şey söyleyeyim: Ben bu türden bir soruya bu düzeyde, bu kadar nitelikli yanıtın bir arada gelebileceğini beklemiyordum. Son derece mutlu olduğumu belirttim, hatta bu raporlara da yansıdığını ümit ediyorum.

İkinci jenerasyon yarışma ya da ikinci kuşak yarışma ya da bir yenilikçilik ya da atipiklik perspektifinden bakanların da, bazı şeyleri kabul etmeleri gerekir gibi düşünüyorum. Örneğin, sponsorluğun hem çok çağdaş, hem de ta Heraklion’a gidecek kadar antik bir tarafı olduğunu biliyor olmaları gerekir. Sponsorlar hiçbir zaman, çağımızda, içinde bulunduğumuz koşullarda tu kaka edilecek şeyler değil. Önünde sonunda, Türkiye’de yanılmıyorsam, şu anda bin küsur vinç var, söz konusu olan bu vinçlerin kendilerini finanse etmek değil, oradaki etkinliklerin sponsorluğunu yapıyor olmak. Hem konumumuzu koruyabiliriz, değişen zamanlara protest davranışlarda bulunabiliriz, hem de sponsor bulabiliriz; yoksa, çağdaş sanat diye bir şey olmazdı, çünkü çağdaş sanat oldukça pahalı bir şey.

Şeyleri çok anlamlı bulmadığımı söylemeliyim, daha rafine tartışmalar gerektiriyor. Neyi taşıyordu, nasıl taşıyacaktı, yani çadırı taşımaktan, ışığı taşımaktan, kurdeleyi taşımaktan, başka anlamları da taşıyor. O kadar çok örnek verilmiş metinlerle karşınıza gelmeye çalıştık ki, bunlardan daha farklı tartışmalar olmasını beklerdim. Birkaç katmanda okunabilir, taşıma, taşıyan, taşınan, gösteren, gösterilen ve benzeri ilişkilerin okunması.

Sevgili birinci arkadaşımız bu kadar çok şeyi, bizim 45 saat burada değerlendirme yaparken düşündüğümüz şeyleri düşündü mü bilmiyorum; ama en azından şunu da bilmeliyiz ki, Mona Lisa da yapılırken, onun hakkında yazılanlar kadar düşünce üretilmeden yapılabilmişti. Tabii, kendisini o düzeye çıkarmak durumunda ya da niteliğinde bir değerlendirici değilim; ama tabii ki, değerlendirilir, tartışılabilir. İş yapan, yanıt veren, dolayısıyla tartışılabilen, kent-kentli, entelektüel düzey ya da mimarlık çevreleri arasında tartışılabilir bir sonuca ulaştığımızı ve sorumuza yanıt bulabildiğimizi düşünüyorum. Sizler bu kolokyum aracılığıyla bizim bu yanıtı bulmamıza ya da UIA Kongresinin bu yanıtı bulmasına daha fazla yardımcı olabilirseniz eleştirilerinizde, bizim için de, UIA için de daha yararlı olur gibi düşünüyorum.

Çok teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ediyoruz.

Buyurun.

……… (Jüri Üyesi)- Ben de galiba bu birinci kuşak, ikinci kuşak sözüne takıldım, güzel bir esin verdi bize. Böyle bir şey hissettik biz de ve sorularda da algıladığım, hani Haydar’ın sözünü ettiği, bu planlamacı, nazım plancı, kente bir nazım plan, statik, her şeyi çözen, her şeyi bilen, önce her şeyi nazım planlarla mahvedip, sonra yine başka nazım planlarla çözmeye çalışan bakışı eğer birinci jenerasyon diye kabul ediyorsanız ve buna paralel olarak da kente bakış böyleyse, mimarlığa bakış da işte donmuş ve çok iyi tanımlanmış, rasyonelleşmiş bir programı çok iyi çözen bir mimarlık olarak anlaşılıyorsa, bu jüri öyle yaklaşmadı. Aslında itiraf etmeliyim ki, ben zaman zaman bu jüride o kanala gidip, belki de UIA hazırlıklarının bir köşesinde durduğum için olsa gerek, zaman zaman bir çözüm, nicellik ve nazım plan anlayışına yakın bir şeyi savunduğum oldu ve kendimi hep teknokratik bakış açısıyla suçüstü yakaladım, ama uzun sürmedi. Ben de belki yalnız değildim, ama kendimi söyleyeyim. Tasarıma ve tasarımcıya olan güven galip geldi, tek tek hepimizde bu galip geldi sanırım. Haydar’ın da söylediği gibi, daha uzun yazılmış, nazım plan ve çözüm üzerine daha iyi bir metin olabilecek, daha teknokratik bir programı, şartnameyi arıtarak, son derece belirsiz ve problemin belirsizliğini merkeze alan bir şartnameyle sonuçlandı. Çünkü, daha senaryosu ve katılımcı profili tam olarak belli olmayan bir kongreye niceliklerle ve katı çözümlerle, hele bütün kentin problemlerine, kentin tarihine, geleceğine yönelik çözümlerle ulaşmanın çok anlamı yoktu. Çözük ve belirsiz bir problemle karşılaşıyorduk ve olsa olsa ikinci jenerasyon hassasiyetler içinde buna yönetim planı, strateji planı, sakınım planı gibi yeni adlarla, yani nazım plan paradigmasını artık dile almadan ifadelenen, yeni arayışlarla paralelliği olabilecek bir müelliften senaryo kurmasını, oradaki hayatı tanımlamasını, buna göre programlar oluşturabileceğini şartname ima etti. Belki, bir anlamda bir film yönetmenin bütün vakayı kafasında kurması gibi bir beklentiydi ve bir yandan da mimarın, değişik meslek kimlikleri arasında uzlaştırıcı, orkestra edici, yeni bir konuma taşımasını öngörüyordu. Bir küçük yarışmayla bir küçük kongrenin açık alanlarını planlayan bir yarışmayla tabii ki, mesleğimizin, disiplinimizin sorunları çözülecek değil; ama bu tür hassasiyetler sanırım vardı. Bir anlamda da, o nazım plancı ve çözümcü alışkanlıklarımıza karşılık, daha politik bakmaya, daha politik bir bilinçle bakmayı öne çıkaran bir şeydi. Burada politik derken, Türkçe’mizde küçümsenir bir şekilde “şairane konuştun” denilir, onu kastetmediğimi tabii ki, anladığınızdan hiç kuşkum yok. Güzel sözcükleri bir araya getirip, manzume yapmak türünde bir şiirselliği kastetmiyorum, şiir çok çarpıcı, çok kâbus bir imgelem de oluşturabilir ve bana kalırsa, bu vinçleri görmek istemeyen, “güzelim İstanbul’umuzu şimdi vinçlerle mi bir de lekeleyeceğiz?” diye hassasiyet getiren arkadaşlarımız, aslında oradaki o çarpıcı imgelemi, o şiirselliği hissederek belki de tepki göstermiş. Şiir bize başka bir şey getiriyor, başka bir bilinç, başka bir duyarlılık, başka bir hayal dünyası getiriyor ve en önemlisi de ezberimizi bozmayı sağlıyor. Ben kendimi zaman zaman teknokrat şeklinde suçüstü yakaladım derken, hep onu hissettim ve o ezberi bozamamaktan kaynaklanan bir problem var,  “onu çözelim, yapalım, metrajını çıkaralım, kongre teması da hazır, pazaryeri, tezgahları da belirleyelim”e giden bir uçta buluyordum. Yarışmacıların da çok ustalıklı çözmüş olmalarına rağmen, büyük bir kısmı sanırım, bu tür düşünce alışkanlıklarını kıramamışlar. Ezberi bozanlar, hemen yanılmıyorsam, o süzgeçten geçtiler ve bizim için de çok eğitici oldular. Biz bir şekilde ezberin bozulması beklentisini taşıyorduk, ama nasıl bozulacağına ilişkin reçetelerimiz yoktu. Olsaydı zaten, süreci biliyorsunuz, bu bir tasarım kuruluydu. Tasarım Kuruluna bu iş devredilmişti, ama Tasarım Kurulu bunu kendisi yapmayıp, hem paylaşmak, meslek topluluğuna taşımak, hem de kendisini de bir anlamda yeniden değerlendirmek yolunu seçti.

Burada pazaryeri konusuna pek değinilmedi. Oysa çok fazla pazaryeri imajı olan projeler var, pazar ya da fuar çözümleri gibi. Bence, burada pazaryerinin en insana ezberi bozdurabilecek ve politik bir soyutlamaya taşıyabilecek yönü, bir metafor olarak bakıldığında, hem iyi, hem kötü çağrışımları birlikte getirmesiydi. Çeşitlilik, çoğulculuk, özgürlük, serbestlik gibi çeşitlilikler, o pozitif yanları varken, pazar son derece olumsuz, kaotik, vulgar yanları da var. Kongre içinde olan, kongre temasının içinde olan bu soyutlamaya ve yeniden yaratılmaya açık olan bir şeyi, bu tasarım, birinci tasarım bence, çok iyi yakalamıştı. Pazar fikrini, yani pazarın oradaki alışveriş, gösteren-gösterilen ve benzeri iyi-kötü, vinçlere iyi veya kötü anlamlar yükleyişimizi göz önünde bulundurmak istiyorum. Bütün bunları bir üst şey olarak, entelektüel düzlemde çor çarpıcı ve şaşalı, şaşırtıcı, şahane bir deneyim olarak getiriyordu ve mimarlığı kent ölçeğinde görünür kılması bizi galiba çok etkiledi. Tabii, o siluet yanıltıcı olabilir, yani “o siluet nereden o şekilde görülüyor?” sorusu bizleri de doğrusu düşündürdü. Sonuç olarak, bir noktadan bakılıp görülmese de, bu konuda olan yayınlarla, bu konunun gündeme gelmesiyle belki fragmanter görünümlerle zihinlere yerleşecek olan bir görüntü. Mimarlar bir anlamda şehri böyle istila edercesine, beni en çok böyle şovence heyecanlandıran projenin bir yanı oydu; mimarlar geliyor ve mimarlar inşa etmekten korkmuyor. Mimarlar Odasının da genellikle inşa etmeye biraz kuşkuyla bakan tavrını da şaşırtıcı bir şekilde yalanlayarak, mimarlık kaybettiği ve küçümser konumda olduğu mühendislik kimliğini de açığa çıkararak, bizim şizofrenik bir yapımız var, biz bir yanımızla bilim düşüncesine sahip, bir yanımızla sanat duyarlılıklarına sahip, hem tasarımcı, hem plancı, hem mühendis kimliklerini sentezlemiş tuhaf yaratıklarız ve bu farklı ölçekleri ve farklı tasarım planlama disiplinlerini bir arada orkestra edebilecek bir fırsat sunuyor. Bir fırsat sunuyor, bir makro karar veriyor, mikroları da ipuçlarını getirerek, “onları da ben çözerim” diyor; çünkü “siz şartnamede ne program verdiniz ki, ben size bunu nicelleştirip, tezgahlarına ve çatılarına kadar yapayım” der gibi bir protest tavrı var. Sanırım, protest tavır çok değişik şekillerde de okunabilir, ama en azından ben onu daha mütevazı bir şekilde böyle bir tasarım, müellifin jüriye bir protestosu gibi okudum ve doğrusu da çok hoşlandım.

Bir de, o uçucu pazaryeri metaforuna hiç de değinmeden aslında, ama son derece soyut bir şekilde yorumladığını algıladım. Tabii, çok etkileyici yönleri olduğu için, hep tartışma onun etrafında gelişti maalesef. Oysa son gün aslında en çok yoğunlaşıldı. Ondan önce o 5 projenin üzerinde tek tek çok derinlemesine tartışmalar yapıldı. Her birinin, jürinin aklı kalacak derecede vurgulu yanları vardı. Biri, bir big micro, ikinci ödül. Mikro bir tasarımı bütün kente yayarak ve onu bir denetleyici, örgütleyici bir eleman olarak önererek ilginç bir şey getiriyordu. Üçüncü proje, mimarlığın yine görünür kılınmasını, toplumsallaşmasını çok başarılı bir şekilde sunuyordu. Dördüncü proje, tasarımı ve tasarımcıya olan güveni ve hayranlığı ortaya çıkaracak bir objeyle, unutulmaz bir objeyle bir şey yapıyordu. Beşinci, o da zaten bizi çok sarsan projelerdendi, Emre de değindi sanırım. Bunların her birinde aklımızın kaldığı şeyler oldu. Ama birinci, bunların her birinin küçük fragmanter ya da mikro şeylerine karşı, bir de o çok iddialı üst şeyi, denetleyici, düzenleyici, yönlendirici ki, başka şeylerin olmasına, gerçekleştirilmesine olanak tanıyıcı bir zemin oluşturuyordu.

Şimdilik bu kadar, ikinci turda bir şey olursa söylerim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

……… (Jüri Üyesi)- Ben de Erdoğan beyle başlamak istiyorum. Biz İzmir yarışmasına girdiğimizde, tabii uluslararası bir yarışmaydı ve heyecanlı olmamız çok doğaldı. Erdoğan beyle de tabii paylaşmak istedik, çok iyi de bir şey olduğunu düşünüyorum. Erdoğan bey bizim projemize baktığı zaman şunu söyledi: “Bu çok grafik olmuş” dedi, esasında çok grafik olduğu için anlamak istemedi. Ben de kendi projesine şöyle bir eleştiri yapmıştım, onu şey yapmak isterim: Kendileri de çok fikir sundular, işte Central Park dediler, orada da Central Parkı kullanmıştı. Orada kullandığı objeler, ağaçları yuvarlak, yeşili de çim olarak, yani yeşil olarak göstermişlerdi. “Siz buraya Central Park diyorsunuz, ama yolların kenarında ağaçlar var. Ben bunu şöyle okuyorum: Siz sadece çim ekmişsiniz, bir mekân oluşturmamışsınız” dedim ve bu yönden eleştirdim. Şunu söylemeye çalışıyorum: Ben bir projeyi, gerçekten fikri neyse anlamaya çalıştım ve onu o şekilde değerlendirmeye çalışarak, kendi projelerine baktık.

Biz genelde sunumlara çok takıldı, bugünkü konuşmalarda da var. Bu jüri ya da kendimi adıma şunu söyleyebilirim: Ne kadar karışık olursa olsun bir sunum, onun içindeki yazılar ne kadar çok olursa olsun onu anlamaya çalıştık ve sonuçta kanaatimce, bu beş projenin buraya layıkıyla geldiğini düşünüyorum, içim rahat.

2000 UIA Kongresine bir şekilde biz de katıldı, uluslararası bir yarışmayı kazanmıştık, bir ödül almıştık, o vesileyle gittik. Orada gördüğüm ortam beni etkilemişti. Nedir etkileyen şey? Arkadaşlarımız daha önce belirtti, orada bu kadar güçlü imgeler yoktu. Bütün alana, metrosundan arkeoloji müzesine kadar, her yerde mimarlık kokuyordu, sergiler vardı ve sadece mimarlık sergileri yoktu, yani elçiliklerde sergiler vardı, her elçilik de kendi ülkelerinin mimarlık kültürlerini sergiliyorlardı. Açıkçası, bu yarışmadaki temel ayrım, bu iki fikir arasında gitti, yani “ne kadar dağılacak kentte, ne kadar dağılmayacak?” diye. Benim açıkçası, 2000 yılında Berlin’deki deneyim ya da gözlemlerim, daha çok raporlarda da göreceksiniz, 2 nolu projenin bu projeye daha uygun olduğunu düşünüyordum ve hâlâ da o düşüncem devam ediyor. Ama şöyle bir gerçek var ki, ben hep bu şeyi mimarlığın üzerinden, yani içinden bakarak söyledim. Bir de, 2000 yılındaki deneyimden kaynaklı olarak. Fakat bu jüri bana şuna öğretti: Mimariye başka yönden de bakılacağını, bu da benim için bir kazanç diye düşünüyorum. Ben kendi adıma ciddi bir eleştiri ve deneyim kazandığıma inanıyorum.

Bu kuşak çatışmaları gibi algılattı arkadaşlarımız. Ben buna kesinlikle inanmıyorum. Bir arkadaşım, meslektaşım, ağabeyim bana şunu söyledi: “Siz büyüklerinizi taklit ederek hiçbir şey yapamazsınız, kendi inandığınız, kendi doğrularınızla bir şey sunarsanız, her zaman başarılı olursunuz” demişti. Biz bugüne kadar bu ilke doğrultusunda devam ediyoruz ve o zaman başarılı olduk. Biz Anayasa Mahkemesine birinci kuşak, bunları da birinci kuşak diye çizerseniz, yanılırsınız; bunu da size bir arkadaş ve mimar tavsiyesi. Kendi bildiğiniz ve inandığınız şeyler çizerseniz daha başarılı olacağınıza inanıyorum. O kuşak da emin olun, diğerini seçeceğine eminim. Burada bir yanılsama var diye düşünüyorum.

Emre Arolat esasında bütün şeyleri çok iyi açıkladı ve ben de düşüncelere katılıyorum. Benim de eklemek istediğim bu kadardı.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Sayın izleyiciler, arkadaşlar; jürinin yanıtlarını dinlediniz. Bu yanıtlar karşısında eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Süha bey buyurun.

SÜHA ÖZKAN- Benim ilk sözü almak istememin nedeni, nerede olduğumu bilmediğim için, yani izleyici, katkıcı mı, meslektaş olarak mı buradayım; yoksa, jürinin bir parçası olarak mı buradayım, işveren olarak mı buradayım; hiçbirini bilmediğim için, o şizofreni içinde bu arakesitte konuşayım dedim.

Çok ilginç şeyler oluyor tabii. Başında Aydan kısaca değindi, bu işin oluşumunda biz güvendiğimiz, Türkiye’de yeni nesil olarak iz bırakan tasarımcı mimarlardan bir grup kurduk, daha genişçe bir gruptu, “bunlara bu işi yaptıralım” dedik, yani zaman kazanmak için ve bizi kesinlikle uluslararası ortamda utandırmayacak bir çözüm getireceklerini düşünerek. Bu arada Mimarlar Odası dedi ki, “biz Mimarlar Odası olarak bunu bir kere katılıma açmak durumundayız, yaygınlaştırma durumundayız, çünkü meslektaşlarımız bize diyecekler ki, ‘niye bizim haberimiz olmadı?’” Çok yerinde bir eleştiriydi. Bizim Tasarım Kurulumuz zaman içinde jüriye dönüştü, hatta yarışmanın yönetimine dönüştü ve bir sonuca geldik. Her türlü yarışma ortamlarında biliyorsunuz, karar iyi olur, kötü olur, doğru olur, yanlış olur; bu önemli değil, ne olursa olsun kararı insanlar kabul ederler, ama adil olmayan bir kararı kimse kabul etmez. Ben jürinin adaletli bir şekilde, derinliğine tartışarak, zaman harcayarak -hatta biliyorum, Ersen bu arada arkadaşlarını anlamak için iki kitap okudu- karar verdiğine inanıyorum.

Sonuçta varılan nokta şöyle: Geçenlerde bir gazeteciyle mülakat yapıyorduk. Ara sıra okuyorsunuz, sık sık duyurmaya çalışıyoruz bunu. Bu yarışmadan söz edince, genç gazeteci arkadaş bir küçük çığlık attı, “Eyfel Kulesi gibi bir şey kalacak İstanbul’a herhalde” dedi. Ben de dedim ki, “HABİTAT’tan kaldırımlar kaldı, NATO’dan yasaklar kaldı, buradan ne kalacak bilemiyorum” Fakat bu projeyi gördükten sonra aklıma, bu sene benim yönettiğim başka bir yarışma geldi. Bu yarışmayı Jean Nuvel kazandı. 7 ışık kulesi önermişti, ışık kulesinden ışıklarla şiirsel bir anlatım şehre yayılıyor. Bunlar silindirik kuleler, çokça hoş bir şeydi, hakikaten Aydan’ın dediği anlamda poetik bir projeydi, bütün kente yepyeni bir imge veren bir projeydi. Burada yarışmayı kazanan arkadaşın yaptığı olay, anlaşılan geçiciliğini vurguladığı için kule vinçleri seçmiş. Eğer biz kalıcı bir şey isteyebilseydik, belki çok daha farklı öneriler de gelecekti, ondan eminiz, çok daha kalıcı şeyler olacaktı. Fakat biz bu alana sahip değiliz, 10 günlüğüne sahibiz. Ben isterdim ki, 2 yıl önce yaptığımız konuşmalar bir sonuca erişsin ve sevgili dostum Erdoğan Elmas’ın söylediği bütün konulara eğilelim. O zaman biz bunu yöneticilere götürdük, dedik ki “bu UIA Kongresi çerçevesinde gelin şu Demokrasi Parkı’nı bir şekilde ele alalım, yani yakalım, yıkalım, yapalım, ama artık orası bir yerin olsun” Bize söylenen şey, “biz oraya profesörlerimize tasarlattık, gayet iyidir” oldu, yani böyle bir ortam.

Bunların hiçbiri önemli değil, ama önemli olan hadise, eldeki projenin, sizlerin de eleştiriniz ve katkılarınızla, yoğrulacak bir potansiyelinin olması. Bırakılacak iz, kule vinçler ve onların getirdiği imge değil. Bence bu arada, konuşmalar içinde yapılan en önemli saptamalardan biri, Sinan Omacan’ın yaptığı saptama, bence çok çok değerli. “Bunlar taşır” diyor, taşıyacak, yani anlam taşıyacak, örtü taşıyacak, ışık taşıyacak, imgeler taşıyacak, 10 gün içinde kentin içinde bu kongreyi yansıtacak ve birtakım işlevlerini görecek ne varsa taşıyacaklar. 30 tane vinç kurabilir miyiz bilmiyorum, ama 3 tane kurarsak olmaz. Nerelerde kuracağız, nasıl kuracağız, yani bir üretim sürecine girmiş durumundayız. Gerçekten bu kongrenin sorumlusu olarak ben çok rahat değilim, ama heyecanlıyım, yani bunun yapılacağına inanıyorum. Rahat bir proje olsaydı, belki birçok daha destek bulacaktık, ama elimizde genç bir meslektaşımız var ve yoğrulmaya hazır, her türlü tepkilere cevap vermeye hazır, yaratıcılığını gelecek birkaç ay içinde buraya yönlendirmeye hazır ve bu eleştirileriniz de bence çok çok önemli. Bu ikinci nesil mi, üçüncü nesil mi bilmiyorum, ama yepyeni bir nesil yarışması ve yepyeni örnekler var. Ben gururla, UIA Kongresinde bu sergiyi sunduğumda, göğsümü gere gere diyeceğim ki, “bakın, biz Türkiye’nin bütün mimarlarına açtık, 99 tane fikir geldi, bunların hepsinde önemli şeyler var” Büyük zamanlar verdiniz, yani bunun parasal olarak değeri yok, ama sizin verdiğiniz zaman ve yaptığınız çözümler, o kongre boyunca da sergilenecek ve insanlar belki “niye bunu seçmediniz de, bunu seçtiniz” diye bizi eleştirilecekler, belki beğenmeyecekler, belki beğenmeyecekler; ama Türkiye mimarlığından bir kesiti sunmuş olacağız.

Kısacası söylemek istediğim olay, buna bu kadar emek veren jüri üyelerinin     -jürinin daha devamı da var- hepsini candan kutluyorum. Özellikle buraya katkı veren, çok değerli zamanını veren yarışmacıların hepsini kutluyorum. Bu yarışma çerçevesinde iyi bir sunuşumuz olacak ve bunu gururla da ileri götürebiliriz, hatta şu anda yayınlamak üzere çalışmalarımız da sürüyor, yani kalıcı bir belge de olsun. Onu da söyleyelim, isimlerinin açıklanmasını isteyen arkadaşlar Çiğdem hanıma bildirsinler ki, siz de gururla o kitabı sunabilin; olmazsa, biliyorsunuz yönetmelik gereği, anonim olarak yayınlamak durumundayız.

Hepinize teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

ERDOĞAN YILMAZ- Ersen’den başlayayım, “çevre düzenlemesi istemiyorduk” dedi. Halbuki, yarışmada, şartnamede baktığımız zaman, istenilenlerde 1/1000 çevre düzenleme planı deniliyor; bu çelişki.

Emre’nin kalıcılık-geçicilik fikrine gelince; ben ona katılmıyorum, yani tamam, üç günde, beş günde iz kalmayacak, hatta iyi olduğunu da söyleyen arkadaşlar oldu. İz izdir, ister 5 gün kalsın, ister 5 sene, o unutulmaz. Onun için, biz çok da zengin bir ülkeyiz, ben savaş çocuğuyum, buradaki arkadaşların içinde en yaşlılardanım. Bu iş için bir para harcandı, 5 gün de kalsa, 10 gün de kalsa para harcanacak. Bu paranın kalıcı nitelikte olması lazım, silinip gitmemesi lazım. Kaldırımları söke-yapa helak oldum, halbuki bu vesileyle bir taş ilave etmek lazım, ben o kanıdayım.

Akrobasi denildi, bu akrobasiyi ben Bünyamin’le birleştireyim, yanıtlayayım: Tamam, akrobasiye itirazım yok da, çizim teknikleri, grafik düzenler falan, tamam biz geri kaldık, kabul ediyorum da; yalnız, benim Nisan ayında New York’ta gördüğüm bir sergide, hem öğrenci sergisiydi, hem mimari proje sergisiydi, Mimarlar Odasında, New York’ta üç dört sergi bir aradaydı. Projeler çok anlaşılırdı. Benim derdim anlaşılmakta, Bünyamin’in projelerinden ben bir şey anlayamıyorum, sadece ben değil, başkaları da anlayamıyor; yani olay orada.

Bir de, anlayamadığım bir tavır, hem Karabey’de, hem Aydan hanımda, bu teknokratik tavırlar, nazım plana karşı olmalar. Nazım planı reddetmeye gelince, Prost’un nazım planından bahsediyoruz, bir çelişki gibi olacak; ama rahmetli Çelik Gülersoy, mimarları sevmezdi, Prost’un planına da çok karşı, modernist olduğu için karşı. Tabii, siz nazım planlara Türk gibi bakarsanız, Türk gibi davranırsanız, nazım planlardan memnun kalmazsınız ve 2 nolu park da bu hale gelir. Ama plana plan gibi davranırsanız, saygı gösterirseniz, plan da gerçekleşir ve dolayısıyla adamlar senelerce nasıl parklarına, saray bahçelerine, yeşilliklerine bir şey kondurmuyorsa, biz de ha bire binalar yetmiyor, şantiye görünümü sağlayabiliriz; izdir bu, katılanların bütün gözlerinde kalacak bir izdir.

Bu ikinci kuşak, üçüncü kuşak olayına girmiyorum, çünkü onu da yanlış buluyorum. Bünyamin’in tavrı da çok tehlikeli. Bizim zamanımızda, 1/200 istenilen proje, 250 istenilen mimarlar vardı, daha ufak, sempatik göstermek için. Onlar kaçın kuşağa girer, onu sizin takdirinize bırakıyorum.

OTURUM BAŞKANI- Kenan bey buyurun.

KENAN GÜVENÇ- Bence, sorun gerçekten birincinin üzerinde dönüyor gibi gözüküyor, ama ciddi bir şeye de işaret ediyor. Mimarlığın böyle katılaşma geleneğini yeni kuşakların da devraldığını gösteriyor, bu beni şaşırttı. Mesela, jargonda sürekli şu geçiyor: Mimarlığın kentlilerle, toplumla ilişki kurması şeyi geçiyor, ama Gökkafes toplumla ilişki kurmuyor mu, mimarlığın toplumla ilişkisi değil mi? Peki, biz Gökkafes’i niçin yanlış, niçin kötü ya da niçin iyi ya da güzel olduğunu açıklarken…

(Bant değişikliği)

…Gökkafes üzerinde sağlam bir analize ulaşamıyor, çünkü sorun çok açık. Mimarlık kendine ait araçlar ile şehrin gündelik hayatının, metafiziğinin içine dalıyor. Daldığı noktadan itibaren, kendisi şekillenmeye muhtaç olduğu için, şehrin gündelik hayatı, metafiziği de o şekillenmeyi, sınırlarını bulanıklaştırdığı için, orada sap gibi kalıyor, kendini bir daha gerekçelendiremiyor, açıklayamıyor. Biz ondan sonra hislerimize dayanarak, Gökkafes’in neden yanlış olduğunu ya da neden iyi olduğunu hislerimize dayanarak, bir tedirginlikle, geleceğe dönük bir tedirginlikle, kişisel hayatımızın bölgesine dönük bir tedirginlikle değerlendirmeye çalışıyoruz. Bizim ekibin kendi şeyi şuydu: Şartnamenin filan, gerçekten umurumuzda değildi, NATO toplantısı İstanbul gibi bir derinliği exples haline getirdi, insani bütün eylemliklerden arındırdı. Mesela, mimarlık politik bir tavırdır. Tek yapmak istediğimiz, bizim bildiğimiz İstanbul’u geri çağırmaktı, kongre tarafından ilga edilmiş olan İstanbul’u geri çağırmaktı. Ben kendi açımdan böyle bir noktaya yanaşabilirim, başka bir başka noktadan yanaşabilir, ama sorun hep şurada: Şehirle ben mimar olarak karşılaşmak istemedim, bir İstanbullu olarak karşılaşmaya çalıştım. Dolayısıyla, mimarlık gerçekten de, bu yeni kuşak arkadaşların içten içe ilettiği gibi, bence önemli bir şey değil.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Müsaadenizle, jüriden bir şey var.

……… (Jüri Üyesi)- Ben söz almayacaktım, ama Kenan’ın bu söylediği şeylerden sonra söz almak gereği duydum. Mimarlık denilen şey, yani böyle öcü gibi gösterilen şey, aslında mimarlık nedir? Çevre tasarımıdır ya da buna bir tasarım diyebilirsiniz, yani tasarım işte, bir tasarım yapılacak. Bir insan varlığının zaman ve mekân içinde kuşatılmışsa eğer, bir tasarımsızlık durumu belirleme imkânı yok zaten. O yüzden mimarlık üzerinden, mimarlık altından, yani mimarlık faşizan bir şey olarak görüldüğü için herhalde, mimarlık öyle görüldüğü için, hep olumsuzluğa konu ediliyor. Mimarlığın hiçbir olumsuzluğu yok ki, yani mimarlık insani mutlu edecek bir şey, onun hayatını kolaylaştıracak, yeni anlamlar verecek bir şey. Aydan hanımın da söylediği biraz bana garip geliyor, yani imar planına karşı olmak, düzene karşı olmak, yani biz psikopat mıyız, bir kaos yaratacağız ve o kaosun kapı aralığından girip, kendi çıkarlarımızı şey yapacağız. Bir mesaj verilebilir, evet, yani her şey bu mesajın aracı, yaya yolları, araç yolları, kolonlar, duvarlar, ağaçlar, mekânlar, kapalı, açık mekânlar, yapılar, bunlar zaten bir anlam yaratıyor. Önemli olan, bunların nasıl kurgulandığı ve hangi mesajı verdiği. Bana göre cevap şöyle: Olumluyu göstermek, olumluyu yaşatmak, olumluyu deneyimletmek, mutluluk vermek, katılıma açık olmak, bunların olması lazım. Adam tecavüze uğramış, sen diyorsun ki “sen, tecavüze uğradın”, yani buna gerek yok ki.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

………- Vakit kalmadı, ben Ankara’dan geç geldim, başta sona izleyemedim; ama emeği geçen herkesi kutlarım, bu işi bu kadar ciddiye alıp, özenli bir şeyler ortaya çıkardıkları için kutlarım. Ben de bu yarışmada biraz işveren kesimi tarafından olduğu için, bu teşekkürü bir borç bilirim.

İzlediğim tartışmalarda bir şeyi hissettim, özellikle jüri üyelerinin bazılarının açıklamalarında, “bir temamız var, kentler mimarlıkların pazaryeri, pazaryeri metaforumuz ve bunun üzerine birinci gelen projeyi bu metaforla aslında çok ilgilidir”e inandırıcı olma çabası gibi bir şey hissediyorum. Bana kalırsa, bunu katiyen olumsuz anlamda söylemiyorum, bu temanın kilit kelimesi bence pazaryeri değil, kentler. Şunu da kabul edelim, özellikle jürideki bu metafor üzerine çok tartışmaları inşa eden arkadaşlar, birinci proje sadece ilginç bir çözümle kalmamıştır, bu metaforu değiştirmiştir, pazaryeri yerine şantiye metaforunu getirmiştir. Bunu içselleyelim ve bunun üzerine gidelim. Zaten dünyadaki söylem, tümüyle kentlerin yeniden inşası olduğundan, bir şeylere çok da ters düşmeyiz. Ama bu projeyi çok da zorlamayalım. “pazaryeri metaforuna şu kadar uyan bir çözümdür” diye. Bence, birinci proje ilginç bir alternatif bakış açısının da yolunu açmıştır.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

SİNAN OMACAN- Bence, az önce zaten burada birinci proje konuşulmuyordu. Normal bir yarışma olsaydı, yani Anayasa Mahkemesi Yarışması, falan belediyesi yarışması olsaydı, onun konularını konuşurduk; ama buradaki konu zaten UIA, bir mimarlık kongresi. Dolayısıyla, biz aslında bu kongreden bahsediyoruz herhalde, birinci projeden değil aslında ve o kongreyi ne yapmamız gerektiğinden bahsediyoruz.

Şu kuşakla ilgili olarak şeyden ve az önce Kenan Güvenç’in söylediği üzerinden devam etmek istiyorum. Ben burada şöyle bir şey görüyorum: Birinci kuşak dediğimiz şeyde, bizim toplumla ilgili bir meşruiyet sorunumuz yoktu. “Yoktu” derken, benim hatırlamadığım bir dönemden bahsediyorum, gördüğümü, duyduğumu söylemiyorum. Totaliter bir şekilde yoktu belki, ama yoktu. İkinci kuşak derken de, ben aslında ikinci kuşaktan zaten şu anda karşımda jüri üyelerini anlıyorum, yani ikinci kuşak, bu çok ciddi bir toplumsal meşruiyet yarattı bu kuşağın mimarlık yaklaşımı, ben böyle görüyorum. Buna karşılık gördüğüm şu anda iki cevap var. Biri, Kenan Güvenç’in söylediği cevap, böyle bir sorun yoktur. Açık, yani ben öyle anlıyorum, “böyle bir sorun yoktu, bunu unutun” diyor. Bir diğeri, örneğin Arda İnceoğlu böyle bir sorun olduğunu ve bunun önemsenmesi gerektiğini söyledi. Sait Ali öyle bahsetti. Benim jüriye söylediğim de şuydu: Bir yandan şartnamede siz bu sorunun varolduğunu bastıra bastıra söylediniz, ama şartnamenin, birinci seçilen projede böyle bir sorunun yok olduğunu söylemiş oldunuz. Bu birinci proje açıkça şunu söylüyor: Kentten bir insana düpedüz şunu söylüyor: Mimarlığın seninle bir alakası yok, uzaktan bakarsın, o kadar. Benim bahsetmek istediğim şey buydu, yani ikinci kuşak bir yarışmaydı ve sonucu da bence, ikinci kuşağın damardan bir projesi olmuştur; ben öyle görüyorum, yani üçüncü kuşağa geçmemiştir.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

KAMURAN PEKÇETİN- Biraz önceki arkadaşıma söylemek istiyorum, artı jüri üyelerine söylemek istiyorum. Tabii ki, birçok proje birbirine benzeyecek, çünkü verilen discraptation var, bir şartname var, istenilen birtakım şeyler yazılmış, çoğu proje ona göre yapılmış ve o yüzden birbirinden çok farklı değil, yani istenilen öğelere göre hareket edilmiş. Jürinin zannediyorum, bu yarışmada farklı bir şey arayışı vardı, yani bu konuşmalardan da, bu cevaplardan da bu çıkıyor ve farklı olanı yakaladılar ve o çıktı yanılmıyorsam.

Artı, beni ikna edebilecek üç mimari öğe hâlâ söylenmedi, onu sormuştum.

Bir de, şunu eklemek istiyorum: Eğer bu proje hayata geçirilirse, mimarlıklar pazaryerine “o vinçlerin altında lütfen, baretle gezmeyi unutmayın” diye bir ibare koyalım.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Teşekkür ederim.

Buyurun.

BURAK ALTINIŞIK- Ben Aydan hanımın söylediği bazı şeylere karşı bir şaşkınlık içindeyim, daha doğrusu ne anlatmak istediğini tam olarak anlayamadım da. Siz bu ikinci elemenin genel karakteri olarak, genel olarak böyle bir fuar düzenlemesi ya da bir pazar ve bunu da bir vulgar, yani daha kaba şeyler olduğunu iddia ediyorsunuz; ama birinci projenin bu vulgar olarak gördüğünüz nesneler ya da düzenlemeler dışında başka şeylerle desteklenmeden bir anlam ifade etmeyeceği de ortada. Yarın, öbür gün, bu proje süreci, madem bu süreç başladı, biraz önce Süha bey de biraz bahsetti, büyük ihtimal yine konteynırlardan ya da benzeri birtakım modüler ünitelerin bir araya getirilmesiyle oluşturulacak, yoksa o kulelerin dibi hiçbir şey ifade etmiyor. Taksim’den geçin işte, aşağıda var, şu ileride de var. Bir kulenin dibine gidin, orası size nasıl bir mekân hissi yaratacak. Mimarlıkta, biz mi yanlış biliyoruz bilmiyorum; ama mekân tasarımından bahsediyoruz. Biraz önce Emre Arolat söyledi, “bu tam da bir tasarımdır” dedi, ama neyin tasarımı, obje tasarımı mı, mekân tasarımı mı, endüstriyel tasarım mı, başka bir şeyin tasarımı mı; bilmiyoruz. Açıkçası sizle dışarıda, içeri girmeden önce konuştuk, kesitin fiktifliğin üzerinde konuştuk. O kesitin bu vadi içerisinde geçerli olabileceği çok az nokta var. Dolayısıyla¸ burası nasıl bir anlam kazanacak, onu çok fazla kavramış değilim.

Ayrıca, siz şöyle bir şey söylediniz, bunlar bana biraz fazla anlam yükleme gibi geliyor, ama poetik olduğunu düşünüyorsunuz. Ama siz öyle derseniz, ben de size şöyle bir sorarım: Bu bir poesisse, bu vinçler nasıl bir katarsis yaratacak çok merak ediyorum.

OTURUM BAŞKANI- Çok teşekkür ederim.

SEMRA SERDAROĞLU- “Eğer bu yarışma çıktığında, bu şartlar ve bu kriterler ortaya konulduysa, niçin bu sonuca varıldı ya da niye böyle bir sonuca varılacaktıysa, böyle bir tasarım kriterlere konulup, bütün yarışmacıların kıymetli vakitleri alınıyor?” diye bir soru soracağım.

Teşekkür ederim.

OTURUM BAŞKANI- Buyurun.

DENİZ ASLAN- Genel olarak aslında bir şey var, bu geçicilik-kalıcılık üzerine bir yanılsama varmış gibi geliyor bana. Aslında projelerin birçoğu nesneye yönelmeye çalışırken, aslında bir kalıcılık iddiasında değildi. Çok böyle kökensel değişiklikler yapmak isteyen öneriler de var, o başka.

Bünyamin’in bahsettiği, bu mimarlığa dışarıdan bakma meselesini de kavrayamadım. Mimar zaten öyle yeni bir şey değil ki, mimarlığa dışarıdan bakmak ya da içeri bakmak, yani mimarlık zaten bir bakış içeriyor. Bu duruma bağlı, programa bağlı, koşullara bağlı bir şey. Zaten yeni bir şeyi görmek belki mimarlık. Ama çok önemli bir şey var: Nesneden de bu kadar uzaklaşmamak lazım, yani aslında kritik konulardan biri, zaten bizim nesneyi oluşturamamamız. Bu da, böyle bir şey içinde, sadece bir know-how transferiyle, geçicilik üzerine, yani onun geçici olduğunu kabul ederek bir sonuca ulaşmayı çok şey göstermiyor.

Teşekkürler.

OTURUM BAŞKANI- Küçük bir yanıt için buyurun.

……… (Jüri Üyesi)- Poesise girmeyeceğim, o çok uzun bir iş. Sadece pazaryeriyle ilgili bir şey söyleyeceğim.

Ben zaten vulgar, o anlamda onu söylemedim, bambaşka bir bağlamda, başta pazarın olumlu olumsuz yerlerini söylerken söyledim, “Projelerin bazıları bunu vulgar bir şekilde yapmıştı” demedim, onu siz söylüyorsunuz. Ama öyle de düşünmedim yapılanları, birinci dereceden pazar imgesini taşıyanlar ağırlıklıydı, doğru. Birinci grup projelerde, yani ilk 5’e -mansiyonlar da dahil buna- girenlerde ve bazı üçüncü elemelerde de buna hiç referans yoktu. Ama yine de bir pazaryeri temasını zihninde taşıyarak, bu beklentiyle gelecek olan -çünkü kongrenin adı öyle, “kentler, mimarlıkların pazaryeri”- kişiye de değişik okumalar fırsatı verebilecek soyut bir düzleme taşımış olduğunu söylemeye çalışıyorum. Yoksa, ne birincide, ne üçüncüde, ne ikincide, pazar adı ne geçiyordu, raporlarında ya da imgelerinde, ama bunu böyle okumak isteyen kişiler de onu soyut bir şekilde okuyabileceklerdir. Diğerlerinin birinci dereceden tezgahı, örtüsü, her şeyiyle pazar olması ki, o bizim şartnamemizde de hatırlarsınız, hiçbir şekilde geçmedi, kendi aramızdaki uzun tartışmalardan sonra onu ayıklamıştık.

OTURUM BAŞKANI- Son olarak sözü Jüri Başkanı Ersen Gürsel’e veriyorum.

ERSEN GÜRSEL- Arkadaşlar, tekrardan merhaba.

Sorularınız veya görüşleriniz üzerine biz jüri üyelerinin görüşlerini veya düşüncelerini izlediğinizde, -bir arkadaşımız içimizde değil- her birimizin hiç kendi aramızda konuşmadan farklı şeyler söylemiş olduklarını fark etmişsinizdir. Çünkü, bu 7 jüri üyesi de hem mimarlık meslek alanına yaptıklarıyla, hem düşünceleriyle, birbirleriyle çok az bir yerde birleşen, ama çok farklı kişiliklere sahip birer kimlik taşıyorlardı. Peki, bu 7 jüri üyesi nasıl bu projeler üzerinde buluşabilirdi ki, bunları değerlendirme platformu da oluştursun? Yarışma salonuna girdiğimizde, bir jüri başkanı olarak benim hep kafamda bu vardı. Ama bir şey bizi, çalışmamızı, hatta bana çok kolaylık getirdi, çünkü çoğu projelerin özgün düşünceleri, jürinin çalışmasını çok kolaylaştırdı, bundan emin olabilirsiniz. Çünkü, biz bir serde bir keyif almaya başladık, bazen sıkıntı, bunlara çok tanık olmuşsunuzdur. Bu esasında bizim düşünce üretmemize çok büyük katkısı oldu, kendimizi hiçbir kalıp içinde görmedik.

Bir şey çok önemliydi: Peki, nasıl bir platform içinde bu projeleri değerlendirebilirdik? Zaman zaman şartnameye yöneldik, ama katı sınırlar bizi hiçbir zaman bunun içine sokmadı, çünkü bir anda onun dışına rahatlıkla, burada olan tartışmalar gibi götürebiliyordu. Fakat bazı öyle projeler vardı ki, sınırlar içinde kalmak zorunluluğunu da hissediyorduk. Örneğin, bu toplulukta kolaylıkla anlaşabileceğim en yakın arkadaşlarımdan biri Erdoğan Elmas’tır, ama Erdoğan Elmas “bu proje çevre üzerine de değerlendirme ve görüş geliştirmek bizden beklenmişti, fakat bunu hiçbir değerlendirmemişsiniz” diyor. Ama biz de, yarışma alanını sınırlamıştık, yani o yarışma alanının belli bir alanda odaklaşması, bizim çalışmaya ve jüri üyelerinin yoğunlukla buluşma alanlarında ortak bir zemin oluşturuyordu ve bunu kullandık. Ancak şu vardı tabii: Benzer şekilde bir iki proje noktasal olarak, örneğin Taksim Meydanı’nda bir objeyi de, yani bu program oraya taşımıştı; bu ayrı konu, Taksim Meydanı’yla bütün bu birinci odak alanını bağlamak ayrı bir konuydu. Bizim burada yaptığımız eleştiri bu bağlamda olmuştur. Belki, seni tatmin etmemiş olabilir Erdoğan, ama yaklaşımımız böyle oldu.

Bir şey bizi sonuçlara çok yönlendirdi ve o da, zaman içinde gelişmeye açık çözüm önerileri açısından bazı projelerin, jürinin görüş geliştirmesini, yeni düşünceler üretmesine büyük katkısı oldu. Bu sürede biz müthiş bir dinamik zenginlik kazandık, hakikaten çok büyük bir keyifti. Projeler üzerine oynamadık, ama projeleri değerlendirmek için yeni ölçütleri o projelerin kendilerine veriyordu. Hele bir proje vardı ki, jürinin bütün şeyini ortadan kaldırabilirdi, işte balonlar. Bir baktık ki, balonların arkadası, ne birinci kuşak, ne ikinci kuşak. Bu arkadaşımız birinci kuşağa yakın bir arkadaş. Kongre bittiği anda, balonların iplerini kestiğiniz anda ortada hiçbir şey kalmayacaktı, bu da ilginç bir yaklaşımdı; ama bu da bizim kendi kendimizi bu bağlamda sorgulamamıza olanak tanıdı, bunu yadsıyamayız.

Birinci proje için söylemek durumunda kaldığım bir şey var: Bu proje, bu UIA programının gerçekleştirme süresinde hem yaşamsal, hem de kullanılabilir dinamik bir süreç oluşturmaya olanak vermektedir ve jürinin uygulama sürecinde projeci, işveren ve yerel yönetim üçgeni üzerinde hakemlik görevinin de önemini artıracağını görmekteyiz. Zaten şartnamemizde de, jürinin kim olursa olsun, uygulama sürecinde daima yarışmayı kazanan kişi veya ekibin yanında olacağımızı ve onu her zaman destekleyeceğimiz konusunda da açıklayıcı bir ifademiz vardır, burada da bunu belirtmek istiyorum.

Teşekkür ederim. (Alkışlar)

OTURUM BAŞKANI- Birinci projenin müellifi olan arkadaş konuşmak istiyor mu acaba? Konuşmak istiyorsa söz onun.

Buyurun. (Alkışlar)

FATİH ERDUMAN- Zaten kolokyuma gelmeden önce de bir hazırlık yapayım dedim ve baktım ki, daha önceki kolokyum metinlerinde de en son olarak sadece bir teşekkür etmek kalıyordu. Bunu çok fazla bozamayacağımız bu sefer de, ama en özet şekilde nasıl bir görüş bildirebilirim? Kongrenin teması, mimarlıkların pazaryeri ve dolayısıyla, tek bir mimarlık yok, tek bir anti-mimarlık yok. Evet, buradaki proje, bazı mimarlıklar için anti-mimarlıklar, ama bazı mimarlıklar için de bolca mimarlık olacak ve kongrede de bolca mimarlık olacak.

Herkese, tüm emeği geçenlere teşekkür ediyorum. (Alkışlar)

OTURUM BAŞKANI- Biz kendisini kutluyoruz.

Düzeyli bir kolokyum gerçekleştirmeye fırsat verdiğiniz için de, bütün izleyicilere teşekkür ediyorum.

Sanıyorum, ödül töreni bu akşam Tophaneyi Amire Binasında 19.30’da yapılacak, onu size haber vermek istedim.

İyi günler efendim.

ERSEN GÜRSEL- Arkadaşlar, yarışmaya katılmış, fakat adını proje üzerine yazdırmak isteyen kişi ya da gruplar Çiğdem hanıma başvurarak, zarfını alır ve projeler üzerine adını koyabilir. Biz bunu şartnameyi belirtmeyi unutmuşuz.

Teşekkür ederim.

----&----

 

Okunma Sayisi : 7339
Adres : Konur Sokak 4/3 06650 Yenişehir / Ankara • E-posta : info@mimarlarodasiankara.org
Telefon : 0 312 4178665 • Faks : 0 312 4171804 • GSM Santral : 0 533 4777967
Son Güncelleme : 14.01.2021 - 14:29:31
Şu an 39 kişi online | Hukuki Şartlar ve Gizlilik Hakları